Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

 

Türkçe II / SÖZLÜ ANLATIM: KONUŞMA 

 

A.KONUŞMA BECERİLERİNİN GELİŞTİRİLMESİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

B.TÜRKÇE’NİN DOĞRU TELAFFUZUNDA ÖNEMLİ OLAN HUSUSLAR

C.DİKSİYON VE ÖNEMİ

D.DOĞRU İMLA

E.DOĞRU VURGU

F.DOĞRU TONLAMA

G.KONUŞMA BOZUKLUKLARI VE GİDERİLMESİ

H.METİN AĞIRLIKLI UYGULAMALAR

 

 

KAVRAMLAR: KONUŞMA NEDİR?

            1.Konuşmak işi: “Gecenin sessizliğini bozan bu gürültülü konuşmaların uğultusu yukarı katlara genişleyerek, sağırlaşarak çıkmaya başladı.” M.Ş.Esendal. “Konuşmalardan usanmıştım, hiçbir konuşmaya muhatap ve tanık olmak istemiyordum.” H.Taner

            (KONUŞMAK: 1.Bir dilin kelimeleriyle düşüncesini anlatmak:”Çocuk daha konuşamıyor. 2.Belli bir konudan söz etmek: “Biz de şimdi bu konuyu konuşuyorduk. 3.Bir konuda karşılıklı söz etmek, sohbet etmek: “İşten sonra Nuruosmaniye’deki İkbal kahvesinde arkadaşlarla şiir ve edebiyat konuşuyoruz.”F.R.Atay. 4.Söylev  vermek, konuşma yapmak: “Bu hafta Tür Dil Kurumu’nda konuşacak.” 5.Konuşma dili olarak kullanmak: “Türkçe’yi çok iyi konuşuyor.” 6.Düşüncesini herhangi bir araç kullanarak anlatmak: “Dilsizler el işaretleriyle konuşur.” 7.İlişki kurmak veya ilişkiyi sürdürmek:”Üst kattakilerle konuşuyoruz.” 8.Belli bir biçimde söylemek:”Genizden konuşuyor.” 9.mec. Geçerli olmak, etkin olmak:”Yasaların yerine yumruklar konuştu.” 10.Şık ve zarif görünmek. 11.Flört etmek. Konuşmama: Dargın bulunmak.)

2.Görüşme, danışma, müzakere.

3.Dinleyicilere bilim, sanat, edebiyat gibi bir konuda bilgi vermek için yapılan konuşma, konferans: “Bu konuşmaya nihayet verirken okumak terbiyesinden bahsetmek lazımdır.” Y.Kemal Beyatlı.[1]

Calwin Wels, “İnsanın alameti farikası konuşmasıdır.” der. Konuşma, insanı, insan olmayanlardan ayıran tek faktördür çünkü. Dil ile, dil dışı iletişim arasında W. Porzig’in dediği gibi, sadece bir derece farkı değil, tür farkı vardır. İnsan diline, benzerlerinden ayırmak için “lisan” denilmiştir.

Dil, doğuştan getirilmez; ama konuşma ya da dil öğrenme yeteneği doğuştan getirilir. Çocuğun öğrendiği dil, ana-babasının dili değil, içinde yaşadığı çevrenin dilidir. Her insan veya topluluk konuştuğu dili değiştirebilir. “Fakat, şahsiyetlerinin teşekkülü için en önemli rolü oynayan dil, ilk öğrendikleri dil olan anadili (muttersprache)dir. Onu dünyada ayakta durabilme yollarını öğrenirken öğrenmişlerdir; anadilini öğrenmekle dünyadaki yerini öğrenmek, dünyayı kazanmak aynı yaşantı anlamını taşımıştır. Bir insan diğer bütün dilleri, sahip olduğu bir dünya temeli üzerine ve o dünyadan hareketle öğrenir, sadece anadiline dünya ile beraber sahip olur.”[2]  O, halde konuşma, düşünme, hayal kurma vb. zihni hareketler anadili ile yapılır; dünya anadilinin gözüyle görülür.

Anadili ile öğrenilen dil, konuşma dilidir. Konuşmayı yazıya olduğu gibi aktarmak zordur, çünkü konuşma ve yazmanın kendine has özellikleri vardır. Konuşma yazıya aktarıldığı zaman konuşurken takındığımız tavır, jest ve mimikler, ses tonu, duygusal faktörler kaybolabilir. Anadilini öğrenmek için bir eğitim gerekmez. Yazı dili ise okulda eğitimle öğrenilir, ama konuşma eğitimi ihmal edilir. Çünkü konuşmanın anlam ve önemi ülkemizde yeterince kavranmış değildir. İnsanlar bilgi, görgü, tecrübe, duygu ve düşüncelerini söz ve yazı ile dile aktarırlar. Söz ve yazıyla dile aktarılanları, biz, konuşma ve dinleme yolu ile alırız. Konuşma, dilin bu dört temel unsurundan biridir. Bütün insan başarıları, dilin bu dört temel unsuruna dayanır.

Dilin dört temel unsuru: “Konuşma-dinleme, okuma-yazma”dır.

Konuşma hızı: Konuşmanın anlaşılır olması için, dakikada en az 125, en çok 175 kelime kullanılmalıdır. Bu rakamların dışındaki sayılar, konuşmayı anlaşılmaz kılar

 

NİÇİN KONUŞURUZ?

A.T.Weaver ve O.G.Ness’e göre bizi konuşmaya sevk eden sebepler şunlardır:

            *Varlığımızı kanıtlamak için,

            *Benliğimizi kanıtlamak için,

            *Doyum sağlamak için,

*Ruhsal ve sinirsel gerginlikten kurtulmak için,

*Toplumsal ilişki kurmak için,

*Etkileşimde bulunmak için,

*Çevremizi denetim altına almak için.

W.Porzig’e göre konuşmanın dört amacı vardır: Haber verme, emir verme, soru sorma, tavır alma.

            Prof.Dr.Özcan Köknel,Dilin Değişik Görevleri’ni şöyle belirtiyor:

            1.Belirtme görevi: Dilin insanın  duygulanım ve coşku durumunu, tutumunu dışa vurmak amacıyla kullanılmasıdır. Duygulanım ve coşku durumlarının dilde bir  simgesi olmadığından bu gibi durumlarda konuşmada ses tonu değişiklikleri ve ünlemler kullanılır. Acıma, korkma, sevinme, sıkılma, şaşırma gibi duyguları anlatan ve açığa vuran, “vah vah, çok yazık!,  ay!, yaşasın!,” of!, gibi ünlemlerin yanısıra “Zavallı kız!”, “Aman üzerime gelme!”, “Aslan Beşiktaş!” gibi cümleler de duygulanım ve coşkuyu belirtir.

            2.Tören görevi: Dilin insanlar arasında toplumsal ilişkileri başlatmak, kolaylaştırmak, güçlendirmek amacıyla kullanılmasıdır. “Günaydın!”, “İyi geceler!”, “Buyrun!”. Bu görev kimi kez soru sorarak da yapılır: “Nasılsın?”

            3.Eylem görevi: Sözcüklerin kaynağın bir eylemini anlatmak için kullanılmasıdır. Burada başkalarının davranışını değiştiren, etkileyen bir eylem sözkonusu değildir. “And içiyorum”, “Onaylıyorum”, “Söz veriyorum” gibi.

            Dilin belirtme, tören ve eylem görevleri aynı zamanda kaynağın duygulanım ve coşku durumunu da yansıtır. Ancak bu yansıtma çoğunlukla belirtme göreviyle olur.

            “Ah!, Oh!, Yazık!, Yaşa!, Yuh! Gibi ünlemler bir durum ve olay karşısında duygulanım ve coşku durumunu açığa vurmaya yarayan sözcüklerdir.

            4.Yaptırım görevi: Yaptırım görevi, dilin temel görevlerinden biri olup amacı kaynağın verdiği önerilerle alıcıda hemen o anda davranış değişikliği yaratmaktır. Konuşma sırasında dilin bu görevi dilek, emir, istek kipleriyle yerine getirilir. “Geç gelmemenizi dilerim”, “Ellerini yıkasan iyi olur”, “Kapıyı kapa!”, “Pencereyi aç!”, “Kapının açık durmasını istiyorum”, “Pencereyi açsan iyi olur” gibi. Kimi kez de dilin yaptırım görevi soru kipiyle sağlanır: “Kapıyı kapadın mı?”, “Pencereyi açtın mı/” gibi.,

            5.Bildirme görevi: Dilin bildirme görevini, bilgiyi taşıyan öneriler yapar. Öneriler, kaynağın bilişsel süreci içinde sözcükler, cümlecikler ve cümlelerden oluşan kalıplardır. Bazı öneriler belirli bir durumu aktarır. “Bugün hava sıcak”, “Spor yapmak yararlıdır”, “Okullar Ekim başında açılacak” gibi. Kaynak tarafından sunulan öneriler alıcı tarafından anlaşılıp çözülür. “Evet” ya da “hayır” cevabıyla  doğru ya da hatalı, olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirilir. Kaynak tarafından aktarılan önerilerin alıcıya kaynağın istediği bilgiyi aktarabilmesi, öneriyi oluşturan sözcüklerin doğru seçilmesine ve mantık süzgecinden geçirilmesine ve alıcının öneri içeriğini kaynağın istediği doğrultuda anlayıp çözmesine bağlıdır.

            Temel görevi bildirme olan sözcüklerin de duygusal yükü olduğu söylenebilir.[3]

“Türk kültür çevresinde konuşma başlı başına bir amaçtır. Olumsuz bakımdan: bu, konuşmadan tat almayan insanlara güvensizliği gizlemeyen tekerlemelerde, deyimlerde, deyişlerde kendini belli eder. Durumu günlük Türkçe’de pek çok kullanılan birkaç deyimle örneklemek istiyorum: Neden konuşmuyorsun? –Söz ağzından dirhemle çıkıyor. –Konuşsana, ağzını kiraya mı verdin? –Noldu sana böyle, ağzını bıçak açmıyor? –Orda ağzı kilitli durma! –Konuş ağzında torba dikili değil ya!

            Olumlu açıdan bakınca; konuşma ya da söyleşi, Türkçe’de bol bol deyiş ve atasözünde şaşılacak bir insan-toplum gücü olarak ortaya çıkar. Bir Türk atasözü şöyle der: Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır. Bu atasözünde, Türkçe’ye özgü bir tutumla, “insanların birbiriyle konuşması” insanın özü diye gösterilerek insan ile hayvan arasındaki ayrım saptanmaktadır.... Söyleşi, sohbet insan olmanın en yüce basamağıdır.... Ağızdan ağıza konuşmak iki insanın gizlisiz saklısız tam bir güvenle birbirine açılmasını dile getirir, Konuşmadan anlamayan, konuşma için bir anlayışı olmayan insan, insan sayılmaz Türklerce...

            Konuşkanlar her yerde aranır. Söz, sohbet bilir kişi, toplulukların sevilip sayılan odağıdır. Konuşkan, topluluğa çabucak ayak uyduran, topluluğa yakışan, topluluk kuran anlamına gelir bir bakıma. Zorla konuşanlar, konuşmadan yana aşırı tutumlu kişiler, genellikle kendisiyle ilişki kurulamayan, topluma aykırı düşen kişilerdir. Birisiyle konuşmamak korkunç bir şeydir. Birbirinden kopanların, birbirine söyleyecek şeyi kalmamıştır artık. İki çift laf etmek için zaman ayırmayan kimse, birlikte yaşamayı baltalamış, toplumsal yaşamı sona erdirmiş sayılır. İnsan toplumu konuşmaya bağlıdır. Konuşanınsa, izni alınmadan sözü kesilmez. Nitekim şöyle denir Türkçe’de: Sözü balla kesiyorum.

            Türkçe’de gönül almak “incinen bir gönlü onarmak” demektir. Gönül almak deyince buram buram gönül kokan, tatlı, okşayan sözcüklerle yaralının yırtılan gönlünü sağaltmak anlaşılır.

            En büyük kültür değerlerinden biri olan dostluk. Türkler için, genellikle görüşüp konuşmaya dayalı bir birlikte kendini açığa vurur. Türk için yaşamak ne demektir? Türk için yaşamak, anlatmaktır. Yaşarken anlatır Türkler, anlatarak yaşarlar dost çevrelerinde....

            Gene de bütün bu söylenenlerden, Türkçe’nin, boş gevezeliklere kendi kendine yorucu söylemelere aldırışsız bir hoşgörüyle baktığı sonucunu çıkarmamak gerekir. Tam tersine “eğri oturalım, doğru konuşalım” gibi, “insan sözünün eri olmalı” gibi deyişler Türk dilinin örgüsünde yer alan ahlakın doğrultusunu açığa vurur. Gerçekten de, konuşmanın çelimsizi, kabası, hastalıklısı Türkçe’nin sert çıkışına uğrar. Durmadan konuşanlar “ağzı gevşek kişiler”dir, seveni olmaz bunların, “Ağzı sıkı kişiler” her yanda aranır....”[4]

 

KONUŞMA ve SİMGE

İnsan, öteki yaratıklardan, simgeleme, yani simge sistemleri yaratma ve bu sistemler aracılığı ile iletişim-etkileşim yapabilme gücü ile ayrılır.

Uygarlığı yaratan da işte bu güçtür.

Başka bir deyişle, uygarlık, soyut ya da genel kavramların bulunmasıyla hızlanmıştır.

İlkellerin dilleri her ne kadar kelime hazinesi ve sentaks -cümle yapısı/kuruluşu- yönünden basitlik gösterirse de, anlam yönünden en az bizim dillerimiz kadar karmaşık ve zengindir. Hemen hemen bütün ilkel diller, özel olanla, somutla sınırlanmıştır. Öyle ki, sözgelimi Avusturalya yerlilerinin dilinde köpek kuyruğu için ayrı, inek kuyruğu için ayrı kelimeler bulunduğu halde, genel olarak kuyruk diye bir kelimeye rastlanmaz. Bunun gibi, Tasmanyalı’larda da ayrı ayrı ağaçlar için ayrı ayrı isimler vardır, ama genelde ağaç diye bir kavram yoktur. Choctaw Kızılderilileri kara meşe, ak meşe, kızıl meşe demesini bilirler de, sadece meşe demesini bilmezler.

Anlaşılıyor ki, özel isimlerin genel isimlere dönüşmesinden önce yeryüzünden birçok kuşaklar geçip gitmiştir.

Çoğu ilkel kabilelerde ton, cinsiyet, türler, uzay, ruh, içgüdü, akıl, nicelik, korku, madde, bilinç vb. soyut kavramlara rastlanmaz. Bu tür soyut kavramlar, düşüncenin gelişimi ile birlikte, sebep sonuç ilişkisi içinde doğmuş olmalıdır; soyut kavramlar uygarlığın en etkili araçları ve simgeleri olmuştur.(...)

Konuşarak, yazışarak, ya da başka araçlar/simge sistemleri kullanarak gerçekleştirdiğimiz iletişim sürecinin temelinde yatan simge nedir?

Simge, bir tepkinin ‘yerine konabilen’ başka bir tepki olarak tanımlanabilir. Kelimenin uyandırdığı tepkiler böyle bir yer değiştirmeye uygun düşmektedir. Dil ise, bütünü ile, bu türlü yerine konmalardan oluşan bir kurumdur. Eşanlamlı kelimelerde gördüğümüz gibi, kimi kelimeler başka kelimelerin yerine konabilir. Kelimelerinin de aslında, başka tepkilerin yerine konmuş simgeler olduğunu anımsayalım. Sözgelimi, kedi kelimesini ele alalım. Kedi deyince, çoğu zaman, bu kelimenin o şeyi (kediyi) temsil ettiği yanılgısına düşmekteyiz. Gerçekte ise, kedi kelimesi, onu söyleyen ya da işiten kişinin, evvelce kedi türünden gördüğü, işittiği, beslediği, okşadığı çeşitli hayvanların hepsine karşı  göstermiş olduğu bütün öteki tepkileri içermektedir. Başka bir deyişle, kedi kelimesini söylediğimizde ya da işittiğimizde, bu tür hayvanlara ilişkin bütün geçmiş deneylerimiz söz konusu ediliyor demektir. Şey’in kendisi ile bizim o şey’e karşı gösterdiğimiz tepkiler arasındaki ayrım, bütünü ile, iletişim sürecinin temelinde yatmakta olduğu gibi, bu ayrım aynı zamanda konuşma eyleminin neliğini “mahiyetini” anlamamıza yardım eden anlambilim (semantik)in çok önemli bir katkısını da içermektedir. Bu noktayı biraz daha aydınlığa çıkarmak amacıyla semantik üçgen denen şu üçgene bir göz atalım:                                    

                                                                              

          K Tepki (insan)   

                                                                                òÝ                                                                               

                 ñÞ òÝ

                          ñÞ       òÝ

           ñÞ              òÝ

                         (Nesne, varlık) Şey Ë                    ˘Simge (kelime)

           

Görüldüğü gibi, şey ile simge arasında dolaysız hiçbir bağ yoktur; her ikisi de ancak canlı bir organizmanın tepkileri yolu ile birleşmektedir. Şu halde, yineleyelim, bir şey aynı şeyin kendisi yerine değil, o şey’e yapılan tepkilerin yerine konmuştur.

Her ne kadar, iki ayrı kişi için aynı kalabilirse de, ikisinin de bu şey’e tepkileri başka başka olacak, bu sebeple de simge her ikisi için ayrı ayrı anlamlar taşıyacaktır. Bir çocuğa göre, kedi, görme, işitme, dokunma yolu ile tanıdığı (deneyerek edindiği), uysal, sevimli, dost bir yaratıktır. Başka bir çocuğa göre ise, aynı simge ısıran, tırmalayan, yabani, düşman bir yaratık anlamına gelebilir. Birinci çocuk, kedi kelimesinin gördüğü, kedi sözünü söylediği, ya da işittiği zaman belleğindeki geçmiş deneyleri canlanır, böylece de hoş bir izlenim edinir. Öteki çocuğun belleğinde ise, hoş olmayan bir anı canlanır. İşte bu başkalık yüzündendir ki, insanlar arasında iletişim bu derece güçleşmektedir. Konuşurken birbirimizi anlamamız, kullandığımız simgeler aracılığıyla belirtmek istediğimiz anlamları karşılıklı olarak benimsememiz, işte bunun için küçük bir mucize sayılır. Anlam...[5]

 

ANLAMIN TANIMI: Anlam kelimesiyle neyi anlatmak istiyoruz.?

Bu çok önemli sorunun gerçek anlamı, bir kelimenin içinde değil, bir kişinin içinde, dahası, o kişinin geçmiş deneyleri (tepkileri) içinde gizlidir, denebilir. Anlam, son çözümlemede asla bir sayfaya, ya da bir cümleye sığdırılabilecek bir şey değildir; anlam ancak, insan varlığının sınırları içinde, onu harekete geçirmede etkili olan bir simge aracılığıyla her zaman yeniden yaratılabilen, ya da yeniden canlandırılabilen bir şeydir. Bir konuşmacının niyetlerinin ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Konuşmacının sözleri, hareketleri, sesinin tonlarıyla bizde uyandırıp canlandırdığı düşüncelerle duyguları incelemek suretiyle; tek yolumuz budur. Başka bir deyişle, konuşmacının bizde harekete getirdiği düşüncelerimizle duygularımızdan yararlanarak. Konuşmacının anlatmak istediği düşünceler, duyurmak istediği duygular bizde önceden var olmalı ki, onun niyetlerini anlayabilelim.

Bu sebeple, aslında sözlü iletişim demek olan konuşma sürecine biraz daha yakından bakmamız gerekmektedir.

1.)Gönderenin (konuşanın) duygu ve düşünceleri bazı uyaranlarla alıcıda (dinleyende) tepki haline geçer.

2.)Gönderen, alıcıya iletmek istediği tepkileri seçip ayırır.

3.)Gönderen, bildirisini, anlamlı olacağını umduğu simgeler içine yerleştirerek şifreleştirir, sonra bu simgeleri işitilebilir ya da görülebilir hale getirir.

4.)Alıcı, kendisine ulaşan bu simgeleri, geçmişteki deneyimleriyle (anlamlarıyla) ilişkili düşünce ve duygularını uyandırmasına izin vererek deşifre eder. Kimi ruhbilimciler bu alış eylemine “redintegration” demişlerdir ki, bu da “anılarla ilgili parçaların-izlenimlerin yeniden bir araya getirilerek bütünleştirilmesi” demektir. “Redintegration” terimi, aslında, “reintegration”, yani tekrar birleştirim veya yeniden bütünleştirimin bir başka türlü anlatımıdır ki, bununla, az önce işaret edildiği gibi, evvelce birleşik ve bütünleşmiş halde bulunan, sonradan ayrışan ve parçalanan ögeleri yeniden bir araya getirip bütünleştirmek eylemi anlatılmak istenmiştir. Zaman zaman iletişim eyleminde tümlemeden “redintegration”dan başka etmenlerin de rol oynadığı görülmektedir. Çünkü, alıcının zihninde yeni ögelerden oluşan tümlemeler meydana getirmek suretiyle, onda, geçmiş deneylerinde (anılarında) hiç yer almayan duygu ve düşünce tümlemeleri yaratma imkanı var. Birinin konuşmasını dinledikten sonra, ondan yeni bir düşünce edindiğimizi söylediğimiz zaman anlatmak istediğimiz herhalde bu olsa gerek.

Konuşmacı, söz simgelerinden başka simgeler de kullanır elbet, sözgelimi, seslendirdiği kelimelerle ilgili olarak ya da kelimeleri desteklemek amacıyla değişik tonlara başvurabilir, sesinin perdesini ikide bir değiştirebilir, çeşitli hareketler, mimikler yapabilir; bir şöyle, bir böyle durabilir. Konuşmacının her yaptığını, her söylediğini, dinleyici yorumlamak zorundadır. Kuşku yok ki, iletişimde yorumlama (deşifre) eylemi de şifreleme eylemi kadar önemlidir; aksi halde, anlam iletişim çizgisinden sapar, yok olur gider.

Şunu da belirtelim, anlam, her zaman canlı varlıkların tepkilerinde yer alır; algılama (idrak) gücü olmayan bir organizmada anlam diye bir şey bulunmaz.[6]

 

ALGILAMA: Algılama, anlamları geliştirme eylemidir. Konuşmacının karşısındaki dinleyici, edilgen değil, etkindir. Algılamak, duyum ham maddelerinden anlam yaratmaktır.

Bütün zihinsel yaşam duyumla başlar.

Herhangi bir şey tarafından ilk kez uyarıldığımızda, tepkimiz duyumdur. Aynı şey tarafından ikinci kez uyarıldığımızda duyum, bir önceki duyumun anısı ile karışır, biz de böylece o uyarana karşı bir alışkanlık duygusu ediniriz; işte bu algılamadır. Başka bir deyişle, algılama, şimdiki duyumlara geçmişteki duyumların kalıntılarını katmaktır.[7]

 

İNANCIN NELİĞİ (MAHİYETİ):İnanç, öneri olarak ileri sürülen bir düşünceye, bir görüşe karşı gösterilen olağan tepkidir. Tepkilerimizde bir çelişki olmadıkça, o düşünceyi ve görüşü benimseriz. İnanç en az dirençli benimsemedir; nedensiz, niçinsiz inanırız: İnanmak hoşumuza gitmediği ya da inanmakta güçlükle karşılaştığımızda ise, kuşkuya düşeriz. İnanç eyleme giden yolun ortasında bir istasyondur; eylem için simgesel bir hazırlıktır; bir ölçüde de, meydana gelecek olan eylemi belirleyen ya da denetim altına alan bir eylemdir. Başkalarının inançlarını ve eylemlerini etkilemek isteyen bir konuşmacı, onların davranışlarını incelemelidir.

Böylece inançtan inandırmaya gelip dayanmış bulunuyoruz. İnandırma nedir? diye soracak olursak, William James’ten şu cevabı alırız: “İnandırma, karşıdakinin dikkatini, sonu eyleme varacak bir düşünce doğrultusunda yoğunlaşmadır.”[8]

 

COŞKUNUN NELİĞİ: İlkin soralım: Nedir coşku?

Coşku, fiziksel-zihinsel bir ayaklanmadır; kaslarda meydana gelen gerginlik ve iç organlarda, özellikle de salgı bezlerinde kendini gösteren huzursuzlukla belirginleşen bir heyecan halidir. Bu hali yaşayan insan, genellikle kalp atışlarının hızlandığını, kısa kısa, kesik kesik nefes aldığını, kaslarının titrediğini, kan basıncının arttığını hisseder. Bu durumdaki insanın dizlerinin bağı çözülür, elleri buz keser. Kasları arasındaki uyum baştan sona bozulmuştur. Kısaca kendine en çok egemen olmaya gereksinme duyduğu bir anda denetimi elinden gitmektedir. “Aklı başından gitti, patladı, her şeyi kırdı geçirdi, öfkeden deliye döndü, hop oturdu hop kalktı vb.” deyimler de coşkusal davranışın içyüzünü açığa vurmaktadır.

Her coşku halinde her zaman en az şu iki öge bulunur:

*1.)Altüst olmuş iç düzenden doğan bir geriye bildirim (feedback) duygusu,

*2.)Bu yaygın yansımaları meydana getiren nedensel etmenin bilinci.

Birincisi coşku değil, sadece gövdesel bir huzursuzluk halidir. İkincisi ise, tamamıyla zihinseldir. Bunlar birleştiğinde, birlikte var olduğunda coşku olayı meydana gelmiş olur.

Şimdi ikinci sorumuzu soralım: Coşkular neye yöneliktir? İnsanın yaşamında coşkuların rolü nedir? Böylesine kolayca coşkulanabilecek bir yapıya sahip olmamızın sebebi nedir?

Bu sorulara karşılık vermek için, şu iki etmeni dikkate almamız gerekmektedir; bunlar, büyük ruhbilimci W.James’in: 1.Coşkusal mekanizmaların dinamojeniği, 2.Olumsuz uyum dediği etmenlerdir.

1.Coşkusal mekanizmaların dinamojeniği: Dinamojenik terimi, güç, doğum, ya da başlangıç anlamına gelen Yunanca köklerden türeme bir kelimedir. Bu durumda coşku, bir çeşit güç yaratma süreci demek oluyor. Coşkusal haller sadece içimizde var olan güçleri harekete geçirmekle kalmaz. Korkuya kapıldığımızda her zamankinden daha hızlı koşabildiğimiz ya da öfkelendiğimizde, coşkusuz halimizdekinden daha sert vuruşlar yapabildiğimiz hepimizce bilinen bir gerçektir. Şu halde, yineleyelim, coşkular genellikle, sahip olmadığımızı sandığımız birtakım güçleri gerektiği anda bize kazandıran ivedilik mekanizmalarıdır.

2.Olumsuz uyum: Peki, bu ivedilik mekanizmaları neden çoğu zaman amacın ötesine geçmektedir? Ansızın yolumuza çıkan bir tehlike karşısında o tehlikeyi yok etmek için davranacak yerde, neden korku ile elimiz ayağımız kesilir de donar kalırız? Neden aklımız başımızdan gidecek kadar öfkelenir, etkili davranacak yerde aptalca davranırız? Bir topluluk karşısında söz söylemeye kalktığımızda, neden aşırı heyecan yüzünden dilimiz dolaşır, kem küm ederiz? Bu şaşırtıcı sorulara verilecek karşılık şudur: biz yaşama, üstün coşkularla başlarız, giderek bu üstün coşkusallık olumsuz uyumla dengelenir. Başlangıçta coşkusallığımız aşırı olmazsa, daha sonra çok yetersiz kalır.[9]

                       

            GÜDÜLENME: Etkili davranış ve konuşma sürecinde coşkunun önemli rolü vardır. Genellikle insanın akılcı bir yaratık olduğu, sorunlar karşısında akıl gücüne başvurmak ve seçenekler içinde en doğru olanı saptamak suretiyle “kararını verdiği” sanılmaktadır. İnsanın gizli güçlerinin gerçekleşmesi -eyleme dönüşmesi- her ne kadar aklın denetleyici gücüne bağlı ise de, bu doğrultuda her zaman başarıya ulaşılmaz. Overstreet’e göre “akıl, insanda bir yetkinlik -capacity-dir, zihinsel bir yetenektir, kavrama gücüdür. Pek çok kimsede akıl uykulu ve uyuşuk durumdadır; böylelerinde yönetme ve yönlendirme gücü, aklın çok ötesinde başka bir şeyde odaklanmış bulunur.” Eylemlerimizi yöneten ve yönlendiren bu “başka şey” deki en güçlü etmen coşkudur.(..)Genel olarak gövdesel durumumuz da anlatımlı eylemlerimiz de tümüyle coşkusal davranışımızı yansıtmaktadır. Bu yansıma da şu üç temelden kaynaklanmaktadır:

1.)Bireyin fiziksel ve toplumsal güvenliğini tehdide yönelik, kaygı uyandırıcı, yepyeni ya da alışılmadık durumlar birden bire belirir ve gelişim gösterirse, bundan korku tepkisi doğar.

2.)Bireyin güvenliğine yönelik tehditleri ve tehlikeleri ortadan kaldıran, kaygılardan ya da engellemelerinden kurtararak istekleriyle gereksinmelerinin doyumuna olanak hazırlayan durumlarda hoşnutluk tepkisi doğar.

3.)Bireyi, isteklerini gerçekleştirmekten alıkoyan, doyuma ulaşmasını engelleyen durumlar, öfke tepkisi yaratır.

İsteklerini gerçekleştirmekten, gereksinimlerini gidermekten alıkoyan fiziksel ya da çevresel koşullar karşısında söz konusu istekler ve gereksinimlerden doğan itici coşkusal güç, bireyi, bu koşulları, amacı doğrultusunda değiştirme davranışına sürükler. Böylece bireyin davranışı güdülenmiş olur.(..)

Bütün insanlarda var olan ve doğuştan gelen genel temel dürtüler şunlardır:

1.)İnsanlar, eylemlerini, fiziksel isteklerinin doyumu ile genel rahatlığa ulaşma doğrultusuna yönelik olarak sürdürürler.

2.)İnsanlar doğal olarak, kendilerini üstünlüğe, başarıya ulaştıracak yolları seçerler.

3.)İnsanlar, kendilerine ün, saygı, sevgi, beğenilme, güven, hayranlık sağlayıcı biçimde ve yollarda davranış gösterme eğilimindedirler.

4.)İnsanlar, genellikle, kendilerini sevdirecek ve istenildiklerinin, sevildiklerinin bilincine varacak biçimde hareket etme eğilimindedirler.

5.)İnsanlar, genellikle, kafa dinginliği ve güvenlik elde edecek, kaygılarla üzüntülerden uzaklaşacak biçimde hareket ederler. Korku, kaygı, güvensizlik yaratacak durumlardan sakınmaya çalışırlar.

6.)İnsanlar, serüven aradıklarını, yeni yeni deneyimler edinmek istediklerini, tatlı yaşamdan yana olduklarını davranışlarıyla yansıtırlar.[10]

 

KONUŞMA SÜRECİ NASIL OLUŞUR?

İnsanın konuşabilmesi için önce bilişsel işlevleri başlatıp sürdürecek enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerji türlü güdülerden kaynaklanan konuşma isteğidir. Anlatacakları olan ve bunları iletiye dönüştürmek isteyen insan önce belleğindeki işaret ve simgeleri anımsar. Bunları vereceği iletiye göre tasarlayıp düşünceyi oluşturur ve mantık süzgecinden geçirir. İletide kullanacağı sözcükleri seçerek, dilbilgisi ilke ve kurallarına göre düzenler. Böylece konuşmanın ruhsal süreci tamamlanmış olur. Seçilen sözcüklere uygun olan motor davranış kalıplarıyla bağlantı kurulur. Merkezi sinir sisteminde motor konuşma merkezinde bulunan kalıplardan çıkan buyruklar konuşmayla ilgili organlara ulaşarak buralardaki kasların kasılma ve gevşemesiyle seslerin çıkmasını sağlar.

İnsanda konuşmayı sağlayan ses, solunum sistemindeki havanın göğüsle karın arasındaki diyafram ve kaburgalararası kasların kasılması sonucu solunum borusu, ağız ve burundan dışarı çıkmasıyla olur. Larenksteki ses telleri, bu havanın etkisiyle titreşerek ses çıkarır. Ses tellerinin saniyedeki titreşim sayısı, yani frekansı ses tellerinin gerilimine, hava akımının şiddetine, ses tellerine ulaşan havanın basıncına bağlıdır.

Ağız, burun, boğaz boşluğundaki dilin, dişlerin, dudakların çeşitli hareketleri konuşmanın tonunu, hecelerin, sözcüklerin oluşması için gerekli olan bağlantıyı (artikülasyon) sağlar.

Sesin oluşması ve bağlantısı için gerekli olan uyaranlar merkezi sinir sisteminden gelir. Bu uyaranlar, beyinde bulunan konuşma merkezlerindeki ses ve söz kalıplarını taşır. Böylece ses, ağzın, dilin, dudakların, yumuşak damağın hareketleriyle biçimlendirilir. Konuşmada rol oynayan değişik kasların kasılması, eşgüdüm ve geri iletişimle (feedback) sağlanır. Böylece konuşma, bir yandan ilgili kasların hareketinin algılanmasıyla, öte yandan çıkarılan sesin işitilmesiyle sürdürülen bir iletiyle oluşur.

Konuşma, önce belli seslerin çıkarılmasıyla başlar. Yazılı dilde, bu sesler harflerle belirtilir.

Konuşmada harflerin yan yana gelmesi, hecelerin ve sözcüklerin yapısını kuran en küçük ses birimi fonemi (phoneme) oluşturur. Her dilin kendine özgü fonemleri vardır. Fonemler, insanın anladığı, tanıdığı alıcı birimleri değildir. Kulak tarafından tek tek duyulup anlaşılmaz. Kulak, iki ya da üç fonemin bileşimi olan heceyi duyar, anlar, ayırım yapar ve tanır. Hece, alıcıda bir davranışa neden olabilen en kısa ve küçük bir davranış biçimi, konuşmanın ve konuşmayı algılamanın en kısa ve küçük birimidir. Seslerin ya da harflerin birleşmesiyle, sırasıyla heceler, sözcük (kelime), küçük cümlecik (ibare), yan cümleler ve  oluşur.”[11]

 

DİL DENEN MUCİZE

“Dil, her dil dışı davranıştan çok daha fazlasını sunmaktadır, öylesine fazlasını ki, bence arada bir derece farkı değil, tür farkı bulunmaktadır. Dil dışı her anlaşma belirli bir duruma bağlıdır, sadece o anda ve o noktada geçerlidir. Konuşmaksızın kimsenin bitişik odadan bir kitap veya belirli bir alet getirmesini veya yarın sabah sekizde istasyonda olmasını sağlayamazsınız. Kimseye ne zaman nereye gitmeyi düşündüğünü soramazsınız, dün neler yaptığınızı veya istasyon görünmüyorsa veya yol doğrudan istasyona çıkmıyorsa oraya nasıl gidilebileceğini anlatamazsınız. Konuşan, dil aracılığı ile genel olarak geçmişe, geleceğe ve o anda bulunduğu yerin ötesinde bütün mekan dünyasına ulaşır.(s.63-64).(...) 

İnsanı ilgilendirdiği ölçüde realite, yani çevresi, parçalarına ayrılıp bölümleniyor; varlıkla ilgili bağlantıların yerini, insanın düşüncesinden kaynaklanan ilişkiler alıyor. Bu bölümler ve ilişkiler ses dizileriyle tasvir ediliyor. Dilin bütün uygulama biçimlerinde ortak olan şey bu tasvirdir ve dili, dil dışı bütün emirlerden, sorulardan, haberlerden ve durum almalardan açıkça ayıran da budur. Konuşmayı, bir bakışta ihata  edilebilir  bir duruma bağlı olmaktan kurtarır ve esasta çok daha doğru ve sıhhatli bir anlaşma imkanı sağlar. Tek tek şahısların kendi başlarına meşgul olmak zorunda bulundukları bir duruma sadece katılmalarının yerine, insanların birbirleriyle yakın bir ilişki kurmaları ancak bu şekilde mümkün olur.

Aristotales’in iki bin yıldan fazla bir zaman önce tespit ettiği gibi, sözde tasvir edilen, dolaysız olarak dış realiteden ziyade, bu realitenin konuşucunun bilincindeki imajdır. Dilin harikulade gücü de, tek tek insanların bilinçleri arasındaki duvarları yıkıp, birisine başkasının bilinç içeriği hakkında bilgi vermesi.(s.65)

İnsanın kendi kendisiyle konuşmasının gerçek bir konuşma olması, dikkatimizi, bağrımızda iki ruhun yaşayabileceği şeklindeki garip gerçeğe çevirir. Bu tarz konuşmada ne dil,biçimi bakımından bir eksiklik vardır, ne de partnerin reaksiyonu bakımından: İnsanın kendi kendisiyle konuşması, kural olarak bir kararla sona erer, o an için kesin bir karara varmama biçiminde olsa bile. (s.104) (...)

Dil,sadece “dış”tan söz edebilir. “İç”i kastettiği yerde, bunu adeta “dış” a tercüme etmek zorundadır. Ruhu ve dünyayı kastettiğimiz zaman “iç”ten ve “dış”tan söz edilmesi de bir tercümedir. Gerçekte ruh-dünya ilişkisi bir mekan ilişkisi değildir. Fakat dil, bütün somut olmayan ilişkileri mekana tercüme eder. Bu işi sade bir değil, ya da bir diller gurubu değil, istisnasız bütün diller yapar. Bu özellik, insan dilinin değişmez hatlarındandır. (invarianten =değişmezlerindendir) Zaman ilişkileri mekan yönünden ifade edilirler. (Neol’den önce, sonra),  (iki yıllık bir süre içinde, zarfında) gibi. (s.236).(...)

Dil, daha geniş ve derin bir anlamda da “dış”a yöneliktir. Her dil ifadesi, realiteden bir parçayı, dış dünyadan bir olguyu kastetmek kudretine sahiptir ve bununla görevlidir. Dili dil yapan da zaten budur. Bir çocuk dilin yaptığı, başardığı bu işin farkına vardığı an, dile egemen olmuştur. Bunda kimse ona yardımcı olamaz; çünkü her çeşit yardımın ön şartı anlaşmak, yani dilin kullanılması anlamını taşırdı. Anlam olayının yaşanması, kelimelerin ve sözlerin bir niyet taşıdığının idraki, öğrenilmesi, -bunları her insan kendi başına bizzat edinmek zorundadır- bu edinmenin, hangi hayat çevresinden hareketle gerçekleştiği dikkate değerdir ve önem taşır. Çocuklar üzerindeki her gözlemin gösterdiği gibi, ifadeleri anlamla dolduran, akıl ve kavrayış alanı değil, irade alanıdır. Realiteye müdahele etmek arzusu, cümleye anlamını verir. Bir nesneye hükmetme arzusu, o nesneye ismini verir. Çocuğun daha ilk kelimeleriyle yaptığı ve yapmak istediği şey, dünyadaki nesneler üzerinde kelimenin şekillenmiş işareti vasıtasıyla hükmedebilme gücü kazanmaktır. Bir kelimeyle, anlam hadisesi, insanın en eski çağlardan itibaren yaşadığı büyü, sihir alanından kaynaklanır.

Bu kaynağı yüzünden dil, esas olarak bir (gizli güçleri) çağırmadır (beschwörung). Söz ile bir şey kastetmek, bu çağırma niyetinin biraz zayıflamış bir şeklidir. Dilin bu çağırma gücünü her yerde biz hissetmez miyiz? Felaket anlamı taşıyan kelimeleri söylemekten kaçınmaz mıyız? “Ölüm” yerine “kaybetmek”ten, “vefat” tan, “irtihal”den söz etmez miyiz? Öte yandan doğum olayını ve yeni doğan çocuğu örtmecelerle (örtücü, koruyucu adlarla) çevrelemez miyiz? Kültürümüz ne kadar yüksek, kafamız ne kadar aydınlanmış olursa olsun bunlar bizim, kelimenin böyle örtmeceler yardımıyla önlemeye çalıştığımız çağırıcı gücünden korkumuzu ortadan kaldıramaz. Bunlar mazinin derinliklerinden gelen, yok olmaya mahkum bir spiritualizmin (geistigkeit, tinselcilik) kalıntıları değil, insan ruhunun, insanlar  ve insanların sözü var olduğu sürece geçerli olacak asli gerçeklerdir. Sözün çağırma gücü, sadece bir inanç değildir, durmadan gördüğümüz gibi, iyilik yönünde olsun, kötülük yönünden olsun, bir gerçektir.

Ruh ve dünyayı dil vasıtasıyla birlik içine sokan, birleştiren halka böylece kapanıyor. Dil içinde nasıl bütün ruh gerçekleşiyorsa, ruhun içinde de dünya çağrılmış olmaktadır. Ruh dünyaya dil hüviyetiyle egemen olmuştur.”[12]   WALTER PORZİG

 

KONUŞMA VE DÜŞÜNME

Konuşmanın düşünceyle ilgisi daha önce belirtilmişti. Konuşma, düşünmeye dayalıdır. Konuşan insan, aynı zamanda düşünen insandır da. Düşünen insan ya kendisiyle konuşur, ya da bir başkasıyla. Dil-düşünme-konuşma kavramları bir kağıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrı düşünülemez. ”İnsan beyan üzre yaratılmıştır.” sözü, konuşmayı insan için bir zaruret olarak görür. “Madem ki düşünüyorum, o halde varım.” sözü ise, insanın varlık sebebini dil-düşünme-konuşma ilişkisine bağlar. Hamann’ın “Konuş ki, seni görebileyim.” sözü de bu gerçeği vurgular; çünkü konuşmayan insan yoktur; düşünmeyen insan da yoktur. Kant, “Hayvanlar konuşamadıkları için düşünemezler.” der. Bu söz, düşünmenin konuşmaya dayandığının bir başka ifadesidir. A.T.Weaver ve O.G.Ness’e ait şu söz, düşünme ile konuşmanın ilişkisini bir başka şekilde ortaya koyar.  “Düşünmeyi iyileştiren herhangi bir yöntem, aynı zamanda konuşmayı; konuşmayı iyileştiren herhangi bir yöntem, aynı zamanda düşünmeyi de iyileştirir.

Bu söz, konuşma eğitimi ile düşünme eğitimi arasında bir fark olmadığı görüşünü de ortaya koyar ki, bu husus üzerinde önemle durmak gerekir.

Konuşma iki türlü yapılır:

a.Kendi kendisiyle yapılan konuşma (Buna düşünme diyoruz).

b.Bir başkasıyla yapılan konuşma.

Her iki halde de karşımızdaki biri söz konusudur. Başka bir deyişle konuşmanın olduğu yerde iki kişi vardır: Konuşan ve dinleyen. Konuşan “iç”i dışa aktarırken, dinleyen “dış”ı “iç”e doldurur. Konuşan analiz yaparken, dinleyen sentez yapar. Karşılıklı konuşmalarda bu hep böyle devam eder.

Düşünme, dış dünyayı iç dünyaya dönüştürür. Dış dünya simgelerle (kelimelerle) sembolize edilir ve zihni yapımızda simgelerle temsil edilir. Zihin, dışımızda olup biteni kelimeleri kelimelerle ilişkilendirir. Bu ilişki yine kelimelerle dışa konuşma şeklinde ifade edilir. Bu yüzden konuşmak, insan için bir zarurettir.

Düşünme, bir iç konuşmadır, bir başka deyişle kişinin kendi kendisiyle yaptığı konuşmadır. Bu tür konuşma kişinın kendisi için yaptığı konuşmadır. Başka bir kişiye herhangi bir haber, emir, soru ve tavır alma yoktur. Her şey, konuşana yöneliktir. Çünkü, konuşan da kendisidir, dinleyen de. Başkasıyla yapılan konuşmanın yönü ise dışarıya, dinleyene yöneliktir. Haber, emir, soru ve tavır alma, kendisi için değil, karşı tarafa (dinleyene) yapılan bir bildirimdir. Buradan düşünmenin ben merkezli (egocentric) bir yapısı olduğu sonucu çıkarılabilir.

İnsanlar konuşarak anlaşırlar. Aynı fikirde olmayan iki kişi, aynı fikirde olmadıklarını yine konuşarak anlarlar. Ortak bir dile sahip olmanın avantajı budur. Konuşacakları ortak bir dili bulunmayan insanlar ise, anlaştıkları bir konuda bile, anlaşmış olduklarını birbirlerine anlatamazlar.

“Dil, düşünceye taşıtlık etmekle kalmaz, ona araçlık, gereçlik de eder. Dil, düşüncenin hem yapı taşı, hem aracı, hem de avadanlığıdır. Dilden soyutlanarak düşünce üretmek, sonra da bu düşünceleri dil aracılığıyla taşımak olanaksızdır. Çünkü dil olmayınca, yalnızca taşıt değil, taşınacak mal da olmaz. Kısacası, düşünce olabilmesi için dil de olmalıdır.” (Daha fazla bilgi için bak. Bilim ve Ütopya, Şubat 2001, sayı:80, sh.7. Prof.Dr. Cem Eroğul, Öz Türkçe Davası, Türkiye’nin Uygarlaşma Davasıdır)

 

Dinlemek, işitmek demek değildir. Gerçekte, “kulağımızla işitir, zihnimizle dinleriz.”  A.T.WEAVER-O.G.NESS

İnsanlar, ilkin konuşur, daha sonra da aslında doğrudan doğruya gelen çevreye uyma güçlüklerinin hakkından gelmek amacıyla gelişen simgeler yardımıyla düşünmeyi öğrenir.  SAPİR

Dilsiz doğmuş bir insan, beyin kitlesinin büyüklüğüne ve kalıtım yolu ile beraberinde getirdiği güçlü zihinsel içgüdülerine karşılık, eğer dilsizler toplumu içinde bırakılsaydı, bir orangutandan ya da şempanzeden çok az üstünlükle zihinsel belirtiler gösterirdi. F.Max MÜLLER

Düşünme, baskı altına alınmış konuşma ve eylemdir. BEİN

Her toplum içinde bulunduğu doğal ve toplumsal koşullara uygun bir dil yaratır. Her dilin doğal ve toplum yapısının bir kalıbı, modeli bulunur. Böylece anadilini öğrenmeye başlayan çocuk, bir yandan doğal ve toplumsal çevreyi tanırken, öte yandan anadilinde yer alan kavramlarla dış dünyaya belli bir açıdan bakacak, belli düşünce biçimi kazanacaktır. Kısaca insanın dünya görüşünü ve düşünce yapısını anadili oluşturacaktır. ÖZCAN KÖKNEL

 

KONUŞMANIN VARLIK YAPISI:

            1.Fizyolojik yapı: Konuşma, sese dayanır. Ciğerden hava üflenir, ses telleri, küçük dil, dil, diş, damak, ağız, dudak gibi çeşitli organlar vasıtasıyla şekillendirilir (boğumlanır) ve dinleyene yönlendirilir, sesin vurgusu için kulağın da devreye girmesi gerekir. Ciğerden başlayarak dinleyene yönlendirene kadar görev yapan bütün organlar fizyolojik yapının elemanları sayılır. Sesi şekillendirme ve algılama organları bozuk olanlar dili öğrenemezler.

2. Psikolojik yapı: Konuşurken söylediğimiz sözler, anlam itibariyle dört öbekte toplanabilir: Haber verme, emir verme, istek bildirme ve tavır alma. Bu unsurların anlam değerlerinin yanında bir de psikolojik değerleri vardır. Sözgelimi bir uçağın düşmesi ve bu kazada 150 kişinin öldüğü haberinin verilmesi, her insanda ruhi bir baskı yaratır. Birinin gelip “sizi seviyorum” demesi bir haberdir, bu haberi almak hoşumuza gider. Bir bilim eserinin “su, iki hidrojen ve bir oksijenden oluşur” şeklinde bir haber vermesi, ilk duyanda şaşkınlık yaratır; ama daha sonraları haber değeri yiter ve bizde bir heyecan uyandırmaz. Aynı bunun gibi her emir cümlesi, bir arzunun yerine getirilmesini belirtir. Emrin yerine getirilmesi, insanda olumlu tesir bırakır. İstek cümleleri için de durum böyledir. Hele tavır alma, tamamen psikolojik kaynaklıdır.

Konuşma, “iç”i “dış”a taşır. İç dünya, tamamen psikolojik bir yapıdır.

“Vurgulanması gereken son derece önemli bir noktalardan biri de şudur: Konuşmamız, konuşmaya konu olan şeyler karşısındaki tepkilerimizle, kesin olarak sınıflandırılmıştır. Söylediğimiz her şeyin, kendi duygu ve düşüncelerimizin “süzgeç”inden geçirilerek söylendiğini hatırdan çıkarmamalıyız. Bu olgunun gerisindeki önemli bir gerçek şudur: Başkalarına söylemeye çalıştığımız şeyler de onların sinir sistemlerinin “süzgeç”inden geçmek zorundadır. söz konusu süzgeçler arasında bir benzerlik varsa eğer, başkalarıyla konuşmamız da ancak o zaman başarılı olabiliriz. İ.A.Richards’ın vaktiyle ileri sürdüğü şu görüş ilginçtir: “Konuşmada insanların birbirlerini yanlış anlamaları kuraldır, anlaşmaları ise, mutlu bir rastlantıdır.”[13]

3.Sosyolojik yapı: İnsanlar, bir arada yaşarlar ve  birbirleriyle anlaşmak için de dili kullanırlar. İnsanın bulunduğu her yerde mutlaka bir dil bulunması, dilin toplumsal varlık olduğunu ortaya koyar. Konuşmanın iki kişi arasında -konuşan ve dinleyen- cereyan etmesi, dilin sosyal yönünün göstergesidir.”Kuşkusuz, kendi kendimizle de konuştuğumuz çok görülen bir olgudur; evet ama, o zaman da biz gene tek değil, çift kişiyiz; içimizde bir konuşan, bir dinleyen vardır. Bu bakımdan, toplum karşısında konuşma, bireysel konuşma ile pratik doğrultuda eşanlamlı ya da hiç değilse, ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır denebilir.”[14]

 

KONUŞMA EĞİTİMİNİN ÖNEMİ

İnsan kişiliğinin ayırıcı özelliği, kendi varlığının bilincine varması, yani kendi kendisi üzerinde düşünebilme yetisini kazanmasıdır; bu kişilik artık kendi kendisinin hem öznesi, hem de nesnesidir. Çocuk birtakım hareketler yapabilir; davranışını, bu başka birinin imgesel tepkilerine uydurabilir. Bütün bunlar da tümüyle çocuğun kendi zihinsel süreçler sınırı içinde, özellikle de kendi kendine yaptığı konuşma ile gerçekleşir. Bu olgu, çocuğun kendi kişiliğinde, başka  birinin imgesini yaratması sonucu meydana gelir.(...)

Çocuğun ilk öğrendiği şeylerden biri, başkalarının kendisine karşı tutum ve davranışlarını denetim altına almak için, o tutum ve davranışları bir dereceye kadar etkilemeye çalışması gerektiğidir. Tutum ve davranışlar sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel olgulardır, güçleri, içerdikleri anlamlardan gelir. Tutum ve davranışlar genellikle konuşmada anlamını bulur. Bu nedenle, kişiliğimizin boyutunu, yaptığımız konuşma ile başkalarının konuşmasına karşı gösterdiğimiz tepkiler belirler diyebiliriz. Kişiliğin oluşumunda, konuşmanın da dinlemenin de işlevi büyük önem taşımaktadır. Bu bakımdan kişilik, belli bir çevre içinde davranışta bulunan bir organizmaya ilişkin olarak düşünülebilir.

Kişilik deyimini kullandığımızda herhalde bireyin bütün davranışlarının üzerimizde bıraktığı etkiyi düşünmekteyiz. Gerçekte de kişilik, bireyin tepkisel olasılıklarının bütünlüğüdür denebilir. Bireyin kişisel tepkileri -o kişinin kişiliği ise- kendisiyle çevresi arasındaki etki ve tepkilerle belirlenir.

Ruhbilimcilerin bize söylediklerine göre, her birey, kendisine tepkide bulunan insanlar sayısınca kişiliğe sahiptir. Her birimiz, içinde bulunduğumuz değişik koşullara göre, değişik roller üstlenerek değişik kişiliklere bürünürüz. Yaşam dramında her rol sözdür, sözsüz rol yoktur. Bir insan ne kadar iyi konuşursa, herhangi bir durumdaki rolünü de o ölçüde iyi oynar. Konuşma ile kişilik arasındaki bu yakın ilişki dikkate alındığında, konuşma eğitiminin kişiliğe önemli katkılarda bulunacağı sonucuna varılabilir. Yapılan deneysel çalışmalarda da bu görüşü doğrulamıştır; konuşma konusundaki inceleme ve araştırmaların, kişilik üzerinde önemli ölçüde düzeltmeler meydana getirdiği saptanmıştır.

Konuşma eğitimi, başkalarıyla aramızdaki sürtüşmelere ve gerilimlere sebep olan kötü alışkanlıkları azaltır. Konuşma eğitimi, çevreye uyma yeteneğimizi ve toplumsal yararlılığımızı artıran yeni rollerimizde üstün başarı kazanmamıza yardım eder. konuşma eğitimi, insanın sinirsel ve zihinsel donatımını işler ve geliştirir. Konuşma eğitimi, beynin çalışma gücünü artırır.[15]

 

İyi bir konuşmacı, kendisini çevreleyen dünyaya özellikle de insanlara karşı duyarlıklıdır. İlginç kişileri, nesneleri görür, dinler, yoklar, tadar, koklar, eller. Duyuları uyanık, canlı ve gerçek dünya ile sıkı sıkıya ilişkili olduğu için, konuşması anlamca zengindir. Duyarsız kişinin konuşması ise, anlamca yoksuldur. Böylesi duyuları dış dünyadan kopuk olduğu için, ancak kendi Konuşma, şimdiki halde, düşüncelerimizi anlatmanın belki de doğru düşünmenin biricik yoludur. İçinde, düşüneceğimiz bir dil bulunmasaydı, düşüncelerimiz, rakamların yardımı olmaksızın nicelik hakkındaki düşüncelerimizde olduğu gibi, belirsiz ve şekilsiz kalırdı. Eğer bu böyle ise, o zaman, konuşmayı ve dili iyileştirip kusursuz hale getirmenin tek çıkar yolu da, insanın düşünme güçlerini iyileştirip kusursuz hale getirmektir, denebilir. PAGET 

Konuşmanızın zevkle dinlenmesini istiyorsanız, kalbinizin sesine dikkat edin, zekanız kendisine dikkat etmeyi bilir. Konuşma sanatı, bir anlamda zevk verme sanatıdır. Ben diyorum ki, her şeyden önce zevk verme ve zevk alma yetimizi geliştirmeliyiz. Hiçbir şeyden zevk almayan insanlarla geçinmenin ne denli güç bir iş olduğunu bilmeyen  yoktur sanırım. Alçak gönüllülük, tahammül, sevecenlik, incelik, hoşnut olmak ve hoşnut etmek  isteği; konuşmanızı bir davranış biçimi olarak niteleyen bütün bu saydıklarım, söyleyeceklerinizin özünden önce söyleyiş biçimini vurgulamaya yöneliktir. Alfred ADLER

Söyleyecek bir sözünüzün bulunması gerekir. Söylenecek sözü bulunan söylenecek sözü bulunmadıkça söz söylememekle tanınan bir adam, her zaman kendini dinletir. Her şeyden önce, ne söylemek istediğinizi, hangi amacı gözettiğinizi belirtiniz. Kafanız karışıksa, dinleyicilerinizinki daha fazla karışır. Kesinlikle düşüncelerinizi düzenleyip sıraya koyunuz: Ne yapıp edip açık söz söyleyiniz. Sizi dinleyenler, meramınızı rahat anlamalıdır. Söz söylediğiniz zaman, hareketi tamamen unutunuz. Bütün dikkatinizi söyleyeceğiniz söz ile onu niçin söylemek istediğiniz üzerinde toplayınız. Varlığınızın bütün canlılığını düşüncenizin anlatımına katınız. Heyecanınızı, samimiyetinizi, özellikle bütün ciddiyetinizi seferber ediniz. Bütün bunların bir hareket doğuracağı muhakkaktır. İçinizdeki düşüncenin sürükleyici kudreti yeter derecede ise sizin kendinizi alıkoyup sıkmanız fayda vermez. Çünkü bedeniniz de anlatım kudreti kazanır. Onun için yalnız söyleyeceğiniz sözü ve bu sözü niçin söylemek istediğinizi düşününüz. Jestlerinizi sakın peşinen tasarlamayınız. Çünkü sözün niteliği bunu belli eder.  Lord BRYCE

 

KONUŞMACININ NİTELİKLERİ

İyi bir konuşmacının niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:[16]

1. İyi bir konuşmacı, gözlem gücünü geliştirmiştir. Bütün duyularını bilemiş ve onları iç aleminden çekip aldığı kırık dökük bir şeyleri dile getirir. Son çözümlemede dinleyici, konuşmacının söylediklerini, kendi görme ve işitme duyularına yaptığı etki ile ölçüp biçerek değerlendirir. Kısaca, bir konuşmacı, dış dünyaya ne ölçüde açık ve bağlı ise, o ölçüde bir konuşmacıdır.

2. İyi bir konuşmacı, seçtiği konuşma alanlarında geniş bir bilgi birikiminin desteğinden yararlanır. Bizi çevreleyen dünyayı duymamız-hissetmemiz yetmez, aynı zamanda duyduğumuzu anlamalıyız. Duyularımızın bize sağladığı verileri somutlamayı, genelleştirmeyi öğrenmeliyiz. Duyularımızı yorumlayıp onlardan kavramlar çıkarmadıkça deneylerimize anlam verecek olan şeyler arasında ilişki kurma sistemini oluşturamayız. Kıt zekalı biri de, bir budala da ince duygulu olabilir, ama böylesi, alıcı sisteminin merkezi sinir sistemine ilettiği verileri bütünleştirme ve özleştirme gücünden yoksundur.

3. İyi bir konuşmacı, amacına uygun yönde ve mantıki bir akış içinde düşünme yeteneğini geliştirmiştir. Seçtiği konuşma alanında gerekli ve yeterli bilgi birikimine sahip olduğu halde, bu birikimden beslenen kendi düşüncelerini dinleyicilere düzenli bir biçimde aktarmayı bilmeyen, beceremeyen bir konuşmacı başarılı olamaz. Dinleyici kitlesinde istediği etkiyi uyandırmada, düşüncelerin git gide artan bir ilişki içinde, önceden belirlenmiş amaca doğru akışı çok önemlidir.

4.İyi bir konuşmacı, kendi yeteneklerini değerlendirmeyi, sınırlarını saptamayı bilir. Böyle bir konuşmacı, kendi özel deneylerinin, önyargılarıyla özlem ve hayallerinin, düşüncelerini, duygularını, inançlarını nasıl etkilediğinin, hepsinden önce de kendi tepkilerinin dinleyicilerin tepkilerinden ne ölçüde ayrıldığının farkındadır. böyle bir konuşmacı, ileri sürdüğü düşüncelerde aşırı derecede katı ve kesin bir bir dil kullanmaya dikkat eder; yeri geldikçe, “bence”,”bana öyle geliyor ki, benim düşünceme göre” gibilerinden anlatımlara baş vurmaya özen gösterir. Böylece, dinleyicilerini kendi içinde görüşleriyle düşüncelerinin baskısı altına almamış, olumsuz tepkiler yaratmamış olur.

5.İyi bir konuşmacı, dinleyicisini yakından tanır. Tanımalıdır ki, diyeceklerini ona göre bir öz ve biçim, bir üslup verebilsin; dile getirmeyi tasarladığı görüşlerle düşüncelerin dinleyiciler tarafından benimsenip paylaşılmasını isteyen konuşmacı, bu amacına ancak  düşünsel ve duygusal doğrultuda onların işbirliğini sağlayarak ulaşabilir. Neleri nasıl, ne ölçüde söylemesi gerektiği bu tanımaya sıkı sıkıya bağlıdır.

6.İyi bir konuşmacı, iletişimde-konuşmada-kişiliğin önemini göz önünde bulundurur. Dinleyicileri etkilemede kişiliğin çok büyük önemi vardır. İkide bir olumlu düşünmenin gücünden söz edilir. Aynı biçimde, olumlu kişilikte de büyük bir güç olduğu gerçeği yadsınamaz. Konuşmacı kendini değişik toplumsal durumlara uydurabildiği ölçüde kişilikçe gelişir, gelişirken de toplumsal durumlara uyma yeteneği artar; dairesel bir süreçtir bu. Konuşmacı işine ne derece tutkun, ne derece çekici bir kişilik sahibi ise, düşünceleriyle duygularını dinleyicileriyle paylaşma, onları bu doğrultuda etkileme gücü de o derece artar.

7.İyi bir konuşmacı, konuşma eylemini oluşturan fiziksel ögelerin önemini bilir. Konuşmada ses aygıtının işlevinden daha önemli yönlen vardır. Sesin tonları, dalgalanmaları, jestleri, hareketler, duruşlar, yüz anlatımları, konuşma eylemini oluşturan ögelerdir; dinleyicileri etkilemek için bu ögelerin ustaca kullanılması gerekir.

 

A.KONUŞMA BECERİLERİNİN GELİŞTİRİLMESİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

“Güzel ve etkili konuşma, Tanrı’nın insana verdiği bir yetenek midir, yoksa onun üzerinde çalışmak ve uzun

emek harcamakla da kazanılabilir mi?

Bu soru, uzun yıllar bir tartışma konusu olmuş ve hala da olmaktadır. Doğrusunu isterseniz, “Bana Tanrı bu yeteneği vermemiş, bu benim yapacağım iş değil” deyip bir köşeye çekilmek, susup oturmak, hiçbir zaman doğru bir tutum  ve davranış değildir. Bu, tembellikten,  çekingenlikten doğar. Böyle pasif, ürkek düşünüşü bir yana bırakıp çalışmak, alıştırmalar yapmak, güzel konuşmak isteyen herkesin izleyeceği en geçerli yoldur.

Tarih, bize Demosthenes ile Cicero’nun söz sanatının güçlüklerini yenebilmek için ne kadar büyük bir çaba harcadıklarını yansıtmaktadır.

Demosthenes’in gençliğinde çelimsiz bir yaratılışta olduğundan güçsüz sesini kuvvetlendirmek, hareketlerini ve söyleniş kusurlarını düzeltmek için uzun zaman inatla çalıştığı söylenir. Onun doğuştan utangaç, hatta kekeme olduğu, güya bu kusuru gidermek için ağzına ufak çakıl taşları koyarak deniz kenarında dalgalara karşı uzun parçalar okuyup denemeler yaptığı da anlatılır.

Bazı konuşmacılar kusurlarına hiç aldırmadan sadece bağırıp çağırmakla dinleyici üzerinde etki uyandıracaklarını sanırlar. Bu yanlış düşüncedir.

Onlar, böyle davranacaklarına kusurlarını düzeltseler hem kendilerine, hem de uğraşılarına yararlı olurlar.

Bununla beraber, yine de kişinin Tanrı vergisi olan nitelikleri inkar edilemez. Örneğin, vücudun biçimi, görkemli görünüşü, yüzün az çok canayakın oluşu, sesin tınısı, gücü, dengesi vs. Bunların kuşkusuz toplum karşısında söz söylerken etkisi olur. Her ne kadar bu nitelikler inkar edilemezse de bunlardan yoksun bir çok konuşmacılar bu eksikliklerini başka yönden gidermeye çalışarak değerli bir konuşmacı olmayı başarmışlardır. Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki, her şeyden önce konuşmacının eksik yönlerini bilerek,  dinleyerek onları unutturacak niteliklere kavuşması gerekir.

Gerçekte, bir konuşmacı olmak için şu üç temel şart gözönünde tutulmalıdır.

1.Dilini yutmuş gibi susup oturmamak, daha doğrusu, yanlış bir söz söyleyeceğim diye korkup çekinmemek;

2.Çevredeki olayları daha iyi anlayıp iyi veya kötülüklerini ayırmayı elde ettiren ve güven sağlayan  sağduyuya sahip olmak.

3.Türkçe’yi düzgün, anlaşılır, doğru ve anlatımlı konuşmak.

Hemen gerekli saydığımız şartlara şunları da ekleyelim. Konuşmacının anılarını, izlenimlerini ve onlarla ilgili kavramları bir not defterinde sıralaması ona yarar sağlar. Konuşmacı istediği zaman onları kullanabilir.

Yalnız bu notları sık sık kullanmak, dinleyicileri usandırabilir. Sonra konuşmacıyı ucuz işporta malı satan bir gezici satıcı durumuna sokar.

Diğer yönden konuşmacının bir genel kültüre de sahip olması gereklidir. Herkesin bildiği gerçekleri boyuna yinelemek, dinleyiciyi usandırıp, canını sıkmaktan başka işe yaramaz.(...)

Konuşmacı, çevresindeki kişilere inanç ve güven verip onları kazanmaya çalışmalıdır. Onun kullandığı dil, halk çoğunluğunun kullandığı açık, anlaşılır bir dil olmalıdır.

1.Geçmişte değerli ve güçlü konuşmacıların bizlere bırakmış olduğu metinleri okuyarak gözlerinizi yazıları kolaylıkla sökmeye alıştırınız. Önce metni birkaç kez alçak sesle, yazıları sökmeye, hemen hemen heceler gibi söylemeye çalışarak okuyunuz.

Sonra yüksek sesle, kendinize göre ona anlam katıp, cümlelere hareket vererek, söz akımında duraksama yapmadan, düzenli soluk alıp, virgüllere ve  noktalara dikkat ederek, ses bükümünün doğal olmasına özen gösterip her kelimenin değerini vererek çalışmalarınızı sürdürünüz.

2.Kendinizi iyi işitmeye çalışınız. Konuşurken yaptığınız yanlışları düzeltmeye çaba harcayınız. Zamanımızın iyi konuşmacılarını dinlemek fırsatını kaçırmayınız.

3.Konuşurken sözlerinize canlılık katmaya çalışınız. Ölgün, durgun bir konuşmayı dinleyici zevk ve ilgi ile dinleyemez, canı sıkılır.

Konuşmacının düşmanı trak (Trac): Topluluk karşısında duyulan korkuya denir. Konuşmacının bu düşmanına, ilk kez dinleyici karşısında konuşmaya başlayacağımız zaman rastlarsınız. Bir hayalet gibi karşınıza dikilir. Size kötü oyununu oynadıkça daha büyük bir güç kazanır. Gözlerinizin önünde kıvılcımlar çakar. Artık hiçbir şeyi göremez olursunuz. Diliniz damağınıza yapışıp, sözleriniz gırtlağınızda düğümlenip kalır. Yüreğiniz işkence çarkında sıkışıyormuş gibi olur, eliniz, ayağınız titrer.

Bu düşmandan tam olarak yakanızı kurtarmak olanağı hemen hemen yok gibidir. Eğer böyle bir reçete vermeye kalkarsak, saçı dökülmüş kişilere saç çıkarma ilacı satanlara döneriz. Olsa olsa sizlere birkaç geçici çare öğütleyebiliriz:

Birinci öğüt: Kendinize karşı güveninizi artırmak için bir kadeh şarap, votka veya rakının sinirlerinizi kamçılamasını ummayınız. Konuşmaya başlamadan önce, kendinizi güçsüz bularak, içkiden yardım beklemeyiniz. Sonra ne söyleyeceğinizi bilmeyerek gülünç duruma düşersiniz.

Çok kahve ve sigara içmekten kaçınınız. Özellikle sigara, sese zararı olmakla beraber, gıcık yaparak öksürüğü de meydana getirir.

İkinci öğüt: Konuşmanıza başlamadan önce, bu korkuyu ortadan kaldırmak için, birkaç cümle söyledikten sonra, ruhsal durumunuz düzeltip konuşmaya başlayınız.

Dinsel inancı kuvvetli olan konuşmacılarda konuşmalarına başlamadan önce içlerinden dua okumaları da bu korkuyu gidermek için yarar sağlayabilir.

Eğer sıkılganlığınız aşırı kertede ise, bir ruh hekimine başvurup sizi sıkılganlıktan kurtarıp uğraşınızda çalışır bir duruma getirmesini isteyiniz.

Üçüncü öğüt: Bir iki ufak kurnazlık uygulayalım. Eğer dinleyici kalabalığı sizi ürkütüyorsa, bir zaman için onlardan yalnız bir kişiye bakarak sözlerinizi ona söylüyormuş etkisini veriniz. Veyahut bakışlarınızla dinleyiciler arasında tanıdığınız birini arayıp sözlerinizi ona söyledikten sonra sesinize güven kazandırdıktan sonra gözlerinizi açarak konuşmanızı sürdürünüz.

Tüm bunlar, konuşmacının sözlerini söylerken korkudan kurtulması için başvurulan yollardır. Bu yolların en iyisi konuşmacının kendine karşı güven sağlamasıdır.

Konuşmacının ruhsal gücünün niteliği

Sıradan bir konuşmacı durumunda olmak istemiyorsanız, önce savunduğunuz düşüncelere kendinizin inanmış olması gereklidir. İnanmadığınız bir düşünceyi, çıkarına uyduğu için, yüksekten atarak savunmaya kalkan bir konuşmacıyı, anlayışlı dinleyiciler pek hoş karşılamazlar. Onun sözlerine inanmadıkları gibi, ona ‘yalancı, şarlatan’ damgasını da vururlar. Erdemli bir konuşmacıdan beklenen, inandığı, doğru bulduğu düşünceleri savunmasıdır.

Açık yüreklilik, içtenlik: Konuşmacıdan beklenen açık yüreklilik ve içtenliktir. Kendini beğenmiş, düşünceleriyle, sözleri arasında tutarlılık bulunmayan bir konuşmacıyı dinleyici sevimsiz bulur ve ona karşı ilgi göstermez.

Konuşmacı iyice bilmediği konular üzerinde ısrarla biliyormuş gibi inat etmemeli. Onun bilmediği şeyleri ‘bilmiyorum’ demesi,  sözlerini söylerken kanılarının gücünü yitirdiğinden yaptığı yanlışı ‘yanılmışım, özür dilerim.’ Demekten çekinmemesi onu küçültmez, tam tersine ona karşı sevgi uyandırır.

Açık yürekli, içtenlikle davranan bir konuşmacı, her zaman için dinleyicinin sevgisini kazanır.

Gerçeğe içten bağlılık: Bir topluluk karşısında söz söyleyen konuşmacı, onlara gerçekleri yansıtmak fırsatını ele geçirmiş demektir. Eğer bunun tersini yaparak dinleyicileri kandırmaya, gerçekleşemeyecek vaatlerle avutmaya kalkarsa, pek çabuk onların kendine olan güvenini ve inancını sarsar. Onun için konuşmacı, yalan söyleyerek dinleyiciyi kandırmaktan şiddetle kaçınmalıdır.

Alçak gönüllülük: Kuşkusuz, alçak gönüllülük yalnız konuşmacıda aranan, beğenilen bir üstünlük değildir. Toplum içinde insanları birbirine sevgi ve cana yakınlık duygusuyla yaklaştıran bir üstünlüktür. Yoksa kendini pek yükseklerde gören, herkese tepeden bakan bir kimse, hiçbir zaman hoş karşılanıp sevgi uyandırmaz.

Bir konuşmacıdan da kürsüye çıkıp ‘bakınız, ben neler bilirim, size neler öğreteceğim’ der gibi davranması, bilgisinden böbürlenip kurumlanmasının dinleyiciler  hiç hoş karşılamaz.

Bu nedenle konuşmacının ölçüsünü kaçırmayarak, alçak gönüllü davranması, aranan niteliklerdendir.

Yüreklilik, cesaret: Kolay başarı kazanmak isteyen ve böylece halkı avlamaya çalışan konuşmacı, kolaylıkla da dinleyicinin gözünden düşer. Bu duruma gelmek istemeyen konuşmacı, iyice hazırlanmadan halkın karşısına çıkmamalı ve böylece de kendine karşı olan güvenini sarsmamalıdır.

Sabırlı olmak: Konuşmacının sabırlı olması, kendini özel görevine vermesi gereklidir. O anlayabildiği gerçekleri bozmadan, cesaretsizliğe kapılmadan yinelemesini bilmelidir.

Konuşmacı bir eğiticidir ve eğitimin gizi sabırda toplanmış bulunur.” (Şenbay,14-22)[17]

 

B[U.G.1] .TÜRKÇE’NİN DOĞRU TELAFFUZUNDA ÖNEMLİ OLAN HUSUSLAR

Her dilin özel bir sözcük yapısı ve bu sözcük yapısının birbirine benzeyen yönleri vardır. Bu yönlerden biri de sözcüklerin söylenişinde seslerin değerini verme, hecelerin vurgusu, uzunluğu, kısalığı gibi özelliklere özen gösterme işidir. Buna sağdeyi (prosodie) denir.

Her sözcükte bir hecenin üzerine ses baskısı yapılır. Buna şiddet vurgusu denir. Konuşmak sözcüğünü söylediğiniz zaman “mak” hecesi vurgulu hece, “ko-nuş” heceleri ise vurgusuz heceler olarak gözükecektir. Bu sefer konuş sözcüğünü söylersek “ko” hecesi vurgusuz “nuş” hecesi ise vurgulu hecedir.  Bu şiddet vurgusuna sözcük vurgusu da diyebiliriz.

Görülüyor ki Türkce’de sözcük vurgusu hemen her zaman son hecede bulunur. Yabancılar Türkçe konuşurken çoğunlukla ilk hecelere vurgu yaptıklarından iyi duyan bir kulak böyle bir konuşmayı hemen yadırgar.

Yine örnek olarak vatan sözcüğünü alalım. Vurgulu hece “tan”dır. Vatandaş sözcüğünde ise  “daş” hecesine geçer. Vatandaşlar dediğimiz zaman ise “lar” takısına sürülür. Demek ki, sözcük vurgusu durağan değildir. Sözcük ek ve takı aldıkça vurgu değişerek son heceye gider. Yalnız bunun ayrı şekilleri de vardır. Bir çok sözcüklerde vurgular sondan önceki yahut daha önceki hecelerde bulunur. Son hecede olmayan vurguya gerilek vurgu denilir.

1.Yer adlarında vurgu hemen daima   ilk heceye doğru sürülmüş bulunur. Örnek: Ankara, İzmir, Erzurum, Kayseri, Aydın, Denizli gibi. Bir kent adı olan sözcüklerde vurguyu birinci hecede buluruz.

2.Belki, henüz, ansızın, ayrıca, hatta, önce, sonra, yalnız, ancak, nasıl, niçin, hangi. Fakat, gibi edat ve bağlaç diye adlandırdığımız sözcüklerde vurgu, birinci hecede bulunur. Haydi! Varda! Destur!... Gibi bazı ünlemlerde vurgu çoğu kez ilk heceye doğru sürülmüş bulunur.

3.Cümle içinde sözcüklerin sonuna eklenip takılan bazı parçalar da vurgu almazlar. Bunun için vurgu onlardan önceki hecede kalır: Bence, benle, geldi mi? Gelme (emir), gelirse, evdeyim, evdesin, evdedir gibi sözcüklerdeki “-ce, -le, mi, -me, -se, -im, -sin, -dir” ekleri vurgu almadıkları için, baskılı olan onlardan önce gelen hecelerdir.

Sözcük vurgusu, dilin en doğal söyleniş özelliklerindendir. Sözcük vurgusu hecenin şiddetiyle ilgili olduğu gibi, bir de hecenin süresi, yani uzunluğu kısalığı ile ilgili olan niceliği vardır. Sözcüklerde bu iki özellik birbirine karıştırılmamalıdır.

Nicelik, bir hecenin uzunluğu ve kısalığı ile ilgilidir. Halbuki şiddet ise, bir hecenin vurgusu ile ilgilidir.

Dilimizde süresi uzun olan heceler hep yabancı sözcüklerde bulunur. Örnek: Kâtil, câhil, kâse, tekâmül; makbûle, malûm; edebî, insanî vb. Bu sözcükler dilimizde yaşadıkça hangi hecelerinin süresinin uzun olduğunu bilip yanlış söylememek için, kalıplarını ve hangi kökten geldiklerini anlamak gerekir.

Türkçemizde “ğ” ünsüzü, kendinden önce gelen ünlü üzerinde etki yaparak bulunduğu hecenin uzamasına sebep olur. Örnek: Yağmur=ya-mur, öğretmen=ö-retmen, öğle=ö-le, çağdaş=ça-daş, ağabey=a-bey, boğmak=bo-mak.

İlk hecelerde “y”nin de gevşeyip kendisinden önceki ünlüye etki yaparak heceyi uzattığı görülür: Örnek: Böyle=bö-le, şöyle=şö-le, öyle=ö-le, söylemek=sö-lemek gibi.”[18]

 

C.DİKSİYON VE ÖNEMİ

Diksiyon (diction) kelimesi, Fransızca’dan alınmıştır. “Söz söylerken, duygu ve düşünceleri doğru, üslubuna uygun olarak anlatmak için sesin uyumu, söylenişi, hecelerin uzunluğu kısalığı ve vurguları bakımından doğruluğu, jesti, mimiği, takınılacak tavırları yerinde ve güzel kullanma sanatıdır.” (Şenbay, 64)

Diksiyon sanatının önemini düşünmeyenler pek çoktur. Halk karşısında söz söylemek zorunda olan bazı kimseler, güçlükle hatta başarısızlıklarla karşılaştıkları halde, diksiyon sanatına önem verip öğrenmeye çalışmazlar.

Bazı kimseler de, yanlış bir düşünüş ile diksiyon sanatına çalışmayı bir özenti veya bir fazlalık sayarlar; düşüncelerini de şöyle savunurlar: “En iyi hatipler bile, ses ve söyleniş yanlışı yapmazlar mı? Madem ki halkı kendilerine hayran bırakarak başarı kazanıyorlar. Öyleyse... Sonra profesörler, hatipler, yargıçlar, avukatlar, radyoda, televizyonda gürül gürül konuşuyorlar.

Bunlar hep diksiyon dersleri mi almışlar? Radyoda, televizyonda bütün konuşanlara diksiyon dersi verilmiş mi? O halde, diksiyona çalışmaya ne gerek var?

Böyle söyleyenlerin bir bakıma hakları vardır. Çünkü onlar başkalarının konuşurken yaptıkları yanlışları, ancak diksiyon derslerine başladıktan sonra ayırt edebilirler. Onlara bu doğru yolu diksiyon öğretmeni gösterebilir.

Bir çok edebiyatçı ve ozan sıkıcı bir tarzda dizem söyledikleri halde, kendilerinin çok güzel dizem söylediğine inanır. Halbuki bir sahne sanatçısından beklenen duygulu, anlatımlı bir diksiyon tarzı ondan da beklenir.

Bir çok aktör ve aktrisin diksiyonu da acınacak durumdadır. Onlar bu konuda bilgisiz oldukları için oynadıkları oyunun anlamını seyirciye duyuramazlar ve işin kolay yönüne kaçarak bayağılığa düşerler. Böylece yazarın vermek istediği anlamı alt üst ederler.

Halk karşısında söz söyleyen için iyi bir diksiyonun sonsuz yararları vardır. Gerçek hatiplere yeryüzünde seyrek rastlanır. Bunlar kusurlarını düzeltip iyi hatip olmayı başarmışlardır. Şu halde diksiyonda  öğrettiklerimizi uygulamakla kazanç sağlarız.

Günümüz hatiplerinin çoğu kusurlarına hiç aldırmadan sadece bağırıp çağırmakla etki uyandıracaklarını umuyorlar, kendilerine çok güveniyorlar.

Diksiyon, mahkemelerde, meclis kürsüsünde konuşan, kısacası söz sanatını meslek edinmiş kimselere büyük yararlar sağlar.

Bununla beraber denilebilir ki, hemen hemen herkes bir toplulukta konuşma gereksinimini duyar. Bu bakımdan, diksiyon alıştırmaları herkes için yararlıdır. Hele herkese bir toplulukta söz söyleme fırsatını veren zamanımızda, bu çok gereklidir. Bildiklerini başkalarına da öğretmeyi bir ödev sayarak bu zevkli işi üzerine almış olan her insan, bunları başkalarına anlatırken de zevkle dinletmesini bilmelidir.”[19]

Türkiye’de ilk diksiyon kitabının yazarı ve Ankara Devlet Konservatuarı Diksiyon hocası Nüzhet Şenbay, Konuşma becerilerinin geliştirilmesi konusunda şunları öğütlüyor:

“Günlük yaşantınızda kendinize söz söyleme sanatına hazırlayabilmek için, düşüncelerinizi, duygularınızı, izlenimlerinizi zihninizde tasarlayarak söz söyleme kolaylığını kazanmak için çaba harcamalısınız. Herhangi bir konuyu, bir olayı, bir işi düşünüp zihninizde planlaştırarak, düzgün cümleler ile anlatmaya alışmalısınız. Birçok durumları imgeleyip, bunların topluluk karşısında size ne gibi olanaklar sağlayabileceğini gözünüzün önüne getirmelisiniz. Sadece belleğinizi çalıştırarak geliştirmek size yetmez. Çalışırken kendiniz ile başbaşa kalıp hazırlık yapmanız gereklidir. Böylece odanızda veya açık havada, söylemek istediğiniz sözleri tekrarlayıp cümlelerin düzenli olmasına çaba harcayarak söz söyleme kolaylığını kendinizde yaratmaya çalışınız. Bu harcadığınız çaba boşa gitmeyip tekrarladığınız sözler belleğinize yerleşmiş olur.

Hiçbir konuşmacı önce kendi fikirlerini düzenlememişse dinleyicilerin   üzerinde egemen olup onları arkasından sürükleyemez.

Şunu unutmayınız ki, Demosthenes tarihe geçen ünlü hatiplerden biri oluşunu bu konuda bıkmadan, yılmadan sürekli olarak çalışmasına  borçludur. Bu yolu tutarak başarıya ulaşan pek çok ünlü hatip sayılabilir.” (Şenbay, 7-8)[20]

 

D.DOĞRU İMLA İmla, bir yazı unsurudur, yazının okuyucu tarafından doğru anlamlandırabilmesi için, konuşmanın mümkün olduğu kadar doğru bir biçimde yazıya aktarılabilmesine yönelik kuralları ihtiva eder. İmla, burada, konuşmanın doğru seslendirilmesi anlamında kullanılmıştır.

 

E.DOĞRU VURGU  (Bu bölümde, koyu harflerle yazılan heceler vurgulu okunmalıdır.)

“Söz içinde bir heceyi, diğerlerine göre daha yüksek ses tonuyla, söyleyiş süresi uzatılarak, öteki hecelerden daha baskılı ve belirgin bir biçimde söylemek demektir. Konuşma tek düze değildir. Bazı hecelerde hava akımı, ses organındaki çarpma ve sürtünme,  diğerlerine göre daha kuvvetlidir, yani daha şiddetli söylenirler. Böyle hecelere vurgulu hece denir. Vurgu, konuşurken bir hece bir üzerine düşen hava şiddeti veya soluk baskısı olarak da tanımlanır. Türkiye Türkçesi’nde vurgu anlam ayırıcı özellik taşır. Vurgu ile beliren anlam alanları vardır.

Vurgu, cümle dizilişi biçimi ile olduğu kadar, konuşanın ruh hali ile de ilgilidir. Konuşanın, özellikle belirtmek istediği anlamı taşıyan kelimeler vurguyu üzerine çeker.

İki türlü vurgu vardır: 1.Yapma vurgu  2.Tabii vurgu

1. Yapma vurgu: Dilin tabii vurgusunu bozarak yapılan vurgudur. Konuşana ve kullanışa göre değişir. Daha çok hatiplerin başvurduğu vurgu şeklidir. Konuşmanın etkisini artırmak, ona kuvvet kazandırmak ve ahenk vermek üzere, sözün istenilen yerinde bu yola gidilebilir.

Bu vurgu da pekiştirme vurgusu, ahenk vurgusu olarak iki şekilde değerlendirilir:

a.Pekiştirme vurgusu: Fikrin ve duygunun derecesini, şiddetini ifade eden vurgudur.

Ey Türk oğlu! Sana damarlarındaki kanı ihda edenler kanlarının  son katrelerini Moskof muharebelerinde döktüler. Sen bu gün yarın ne olursan ol, fakat unutma ki o şehitlerin ebedi bir yetimisin!  (SÜLEYMAN NAZİF)

Var mı bana yan bakan? Harika bir manzara! Yıkıl karşımdan! Ne cüretle? Ne hakla? Kim gelirse gelsin!  (Bu vurguya duygu vurgusu dendiği de olur.)

            b.Ahenk vurgusu: Daha çok ahenk sağlamak için başvurulan duygudur. En çok şiir okumada kullanılır. Sözün etkisini artırır, dile musiki kazandırır.

            Eşin var aşiyanın var baharın var ki beklerdin / yametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin! (M.A.Ersoy)

2.Tabii vurgu: Dilin, konuşana göre değişmeyen, herkes tarafından uyulması gereken vurgusudur. Tabii vurgu dilin anlam ve yapısı ile doğrudan ilgilidir. Uyulmadığı zaman dilin yapısı bozulduğu gibi, kimi durumlarda anlam da değişir. Anlatılmak istenenden daha değişik anlamlar ortaya çıkar.

Türkçe’de tabii vurgu kendi kendisini kolay şekilde ortaya getirmez. Tabii olarak vurgu alan hecelerin vurgusuna dikkat etmezsek anlayamayız. Ancak vurgusuz olan heceleri vurgulu şekilde seslendirirsek bu, hemen fark edilir.

Türkçe’de dil birliklerinde üç türlü vurgu vardır: Kelime vurgusu, gurup vurgusu, cümle vurgusu.

1.Kelime vurgusu: Kelimelerdeki hecelerden hangilerinin daha şiddetli vurgu taşıdığını gösterir. Türkçe tek heceli kelimelerden çoğu, çok hecelilerden de hecelerden biri tabii olarak vurguludur: Bir, buz, tuz, bardak, bulut, sepet, Bursa, Erzurum, gözlükçü, odunluk.

Vurgu Türkçe’de, çoklukla kelimelerin son hecesi üzerinde olur. Bu, kelimenin söyleyiş şiddeti en fazla olan hecesidir. Aslında ikiden fazla heceli kelimelerde vurgu şiddeti derecelenir. İlk hece biraz, orta hecede en az, son hecede ise, en çok  şiddetli vurgu vardır.

Kelime vurgusu, ekleme, birleştirme, kelimenin başka bir kavram sınıfına geçmesi ve söz içinde, başka türden vurguların araya girmesi ile değişebilir:

Eklemede: Gözlük-gözlükçü, orman-ormanlık, dere-derecik, geçmiş-geçmişsiniz.

Birleşiklerde: Gözyaşı, cingöz, açıkgöz, anadili, kurusoğan, açıköğretim, içliköfte, kesmeşeker, geceyarısı, başıboş.

Başka bir kavram sınıfına geçme: da-dayı, düşünce-düşünce, kalınca-kalınca, kazma-kazma, açıkça-açıkça.

Yer adlarında: Aydın-aydın, Bebek-bebek, ridir-eğriidir, Sirkeci-sirkeci, Taksim-taksim, Kumla-kumla, Gölcük-gölcük, Ulus-ulus, zce-düzce, Ordu-ordu, Çarşamba-çarşamba, Etlik-etlik, Kurtuluş-kurtuluş, Mersin-mersin, Kozlu-kozlu, Çeşme-çeşme gibi eş sesli kelimelerde vurgu durumu farklıdır.

Anlatılan çerçeve içinde, Türkçe’nin bu genel vurgu sistemine uymayan, son heceleri vurgulu olmayıp, ilk heceleri veya diğer hecelerin de vurgu bulunan başlıca kelimeleri görelim:

1.Yer adları: Ardahan, Ankara, İzmir, Erzurum, Edremit, Kastamonu, İstanbul, Çarşamba, Menemen, Almanya, İngiltere.

–stan/istan ile biten yer adlarında vurgu sondadır: Bulgaristan, Hindistan, Habeşistan, Türkistan

2.Zarflar: Ansızın, artık, ayrıca, belki, doğruca, ergeç, hangi, hatta, nasıl, önce, şöyle, yalnız, yeniden.

3.Ünlem: Hayda, varda, destur, te, evet, hayır, elbette, arkadaş, beyefendi.

4.Dil isimleri: Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, İtalyanca.

5.Akrabalık adları: Anne, baba, amca, dayı, hala, teyze.

6.-ma/me  olumsuzluk eki almış fiiller: Yüme-, konuşma-, yazma-, okuma-, gelme-, yüzme-, görme-, isteme-.

Geniş zaman çekiminde vurgu son hecededir: Alır, yürür, sorar, dinler, yürümez, konuşmaz, yazmaz giibi.

7.Yapım ve çekim eklerinin çoğu, kelimeye eklendiklerinde son hecede olan vurguyu kendi üzerine alır ve kelimenin sonuna çeker: Ekin-ekinlik,  t-taşlık, b-başlık-başlıklar, çocuk-çocukluk, doğrama-doğrama-doğramacılık-doğramacılıktan, gez-gezdir-gezdirici-gezdiriciler gibi.  Bu  eklere  vurgulu  ekler denir. Ancak vurgu tabanın son hecesinde değilse, bu ekler vurguyu kendi üzerlerine alamazlar: İstanbul’dan, annelik, bankalardan.

8.Bazı çekim ekleri ise vurgusuzdur. Bunlar da son hecedeki vurguyu kendi üzerlerine çekmezler.

a. –n vasıta eki: kış-şın, yaz-yazın.

b. –la,le vasıta eki: Araba-arabayla, deniz-denizle, bıçak-bıçakla.

c.-ca,ce, -casına,cesine eşitlik eki :  Ben-bence, erkek-erkekçe, kadın-kadınca, güzel-güzelce, yavaş-yavaşça, erce-ercesine, deli-delicesine,  açıkça-açıkçasına.

ç. –ma,me olumsuzluk eki: Yaz-yazma, dur-durma, oyna-oynama, koşuş-koşuşma.

d. mı,mi,mu,mü soru eki: Güzel mi?, yağmurlu mu?, tat mı? görmüş mü?

e.-dır,dir,dur,dür bildirme eki: Akıldır, güzeldir, yorgundur, kısadır, anlamıştır.

f.Birinci ve üçüncü şahış emir ekleri dışında kalan şahıs ekleri: Görmüşsünüz, yürürsün, yanız, gitmeliyiz.

g.-yor şimdiki zaman eki: Göyor, veriyor, ayor.

h.Birleşik çekimlerde kullanılan –di, -miş ve –se ekleri: Okumuş, yürürdük, çağlardı, gelseymiş, görürse.

9.Bazı zarf-fiil ekleri: Okurken, gelmişken, görmeden, söylemeden.

 

2.Gurup vurgusu: Kelime guruplarında hangi hecenin daha şiddetli vurgulanacağını gösterir. Kelimeler söz içinde yeni bir vurgu kazanır. Kelimelerin vurguları kalkar veya azalır. Onların yerine şiddeti en fazla olan vurgu guruba hakim olur.

Gurup vurgusu, gurubun başında yer alan kelimenin vurgusunun bulunduğu hecededir: Evin kapısı, okulun bacası, masa örtüsü, kırmı kalem, okul çantası, yarım yarım, Ahmet dayı, sözün kısası, yüzbaşı, anadan doğma, baş etmek, hoşa gitmek, yoldan çıkarmak, en az.

Birleşik kelimelerde vurgu, gurubun bitişik ya da ayrı yazılmasına bağlı değildir. Ancak, açıkgöz, alış veriş, öteberi, gözüpek, sütlaç, kahval, gibi bazı birleşiklerde vurgu sona kayar.

 

3.Cümle vurgusu: Söz içinde, kelime ve kelime guruplarından daha büyük birlik cümledir. Cümlenin de kendisine bütünlük kazandıran bir vurgusu vardır. Buna cümle vurgusu denir. Bu vurgu, cümleyi meydana getiren kelime ve kelime guruplarının vurgusundan daha belirlidir. Özel bir amaçla vurgu yapılmıyorsa, Türkçe’de cümle vurgusu yüklem üzerindedir.

Kar erkenden yağdı. Bu hafta tiyatrolar perdelerini açıyor. Oyun güzeldi.

Cümle vurgusu, üzerinde bulunduğu kelimenin vurgusu üzerine gelir. Bundan dolayı bu vurgu biraz daha yüksek olur.

Böyle olmakla birlikte vurgu, cümle içinde öne çıkarılmak, özellikle belirtilmek istenen bir anlamı taşıyan kelime üzerine rahatlıkla kayar. O kelime de yükleme yaklaştırılır.

Ahmet çalışmaya yarın gelecek (Başka zaman değil.)

Yarın çalışmaya Ahmet gelecek. (Başkası değil)

Ahmet yarın çalışmaya gelecek. (Başka iş için değil.)

Buna göre cümle diziliş belirtilmek istenen anlama göre bir düzen kazanır.”[21]

 

F.DOĞRU TONLAMA

Konuşurken çıkardığımızı seslerin titreşim sayısının az ya da çok oluşuna “ton” denir.  Başka bir deyişle sesin düşük ve yüksek, ya da tiz ve pes çıkarılmasıdır. Titreşim sayısının çokluğu sesi tizleştirir, azlığı ise pesleştirir.

            “İnsanda solunum sistemi, solunum yolu boyunca çeşitli organların ortaklaşa işleyişi ile gerçekleşir. İnsan ses aygıtı, çok gelişmiş bir nefesli sazlar topluluğu gibidir. Biz her cümlemizi ayak üzeri bu sazlar topluluğu ile adeta besteleriz. Sesleri türlü ses perdelerinden geçirerek onlara anlam incelikleri katarız. Buna tonlama denir.

            Tonlamanın getirdiği anlam incelikleri ancak işitme ile kavranabilir. Yazıda gösterilmez. Konuşmada sesin alçak, yüksek, alaylı oluşuna göre sıcak ton, yüksek ton, alaylı ton gibi “görüşürüz” kelimesini: rüşürüz, rüşürüz, görüşürüz, görüşürüz.  Şeklinde  tonlamak, vaadden, bir işi yapmaktan tehdide kadar çeşitli anlam taşır.

            Özellikle hitabelerde ve şiir okumada tonlama önemlidir.”[22]

            Bir konuşmanın etkinliği, doğru tonlama ile mümkündür.  İyi tonlanmış bir konuşma insanları etkiler.

            Doğru tonlama için okuma ve konuşma alışkanlığını kazanmak gerekir. Bunun için de bir metin  sesli olarak okunarak tonlamanın kulak ve zihinde göstereceği etkiyi  duyup hissedebilirsiniz. Bu çalışma karşılıklı ve kontrollü olarak da yapılabilir.

            Özellikle şiir türü, bu çalışmalarda yardımcı olabilir. Güzel şiir okuyanları dinleyip, aynı tonu yakalamaya çalışınız. Dinlediğiniz bir şarkının tonunu aynen uygulamak da  mümkündür.

            Duygu yazılarıyla, düşünce yazılarının tonunun farklı olabileceği gerçeğini aklınızdan çıkarmayınız.

           

G.KONUŞMA BOZUKLUKLARI VE GİDERİLMESİ

“Konuşacağınız konu üzerinde iyice düşünmeden, araştırma yapmadan ve hazırlanmadan dinleyici karşısına çıkmayınız.  Gelişigüzel, tekdüze sürüp giden bir konuşma dinleyiciyi sıktığı gibi, size ‘geveze bir konuşmacı’ adını da taktırabilir. Lakırdının perlesengi denilen, konuşurken dile dolanan, gerekli gereksiz tekrarlanan ‘efendim’, ‘efendime söyliyeyim, ‘uzatmayalım’, ‘yani’ ‘anlatabildim mi’ gibi sözlerin konuşma sırasında sık sık söylenmesi dinleyeni rahatsız eder. Bu kusurları gidermeye çalışmalısınız. Sonra yine bazı kimselerin konuşmalarına bayağılık katan ve yerli yersiz söylenen ‘tamam mı’, ‘tamam’, ‘oldu’, ‘boş ver’ gibi sözleri kullanmamaya çalışınız. Bu sözler bir ağız alışkanlığı durumuna gelebilir.

Bir de bazı kişilerde kelimeleri güçlükle ansımaktan doğan ‘şey’, ‘işte’, ‘hım’, ‘hı’ gibi sözler sık sık tekrarlanarak dinleyeni sıkar. Buna benzeyen kusurları düzeltmek, arkadaşlarınız ile, dostlarınız ile, olan ilişkilerinizde de böyle konuşmaktan vazgeçmek, özellikle topluluk karşısında konuşurken bu kusuru yenmek için gereklidir.” (Şenbay,  8)

            Konuşma bozuklukları

            1.Atlama: Toplumun her sınıfında pek yaygın olan bir söyleniş bozukluğudur. Çoğunlukla aceleci ve konuşmasına önem vermeyen kimselerde sık rastlanır. Örneğin: Kendisi yerine kensi, bir dakika yerine bi dakka, karşılaşma yerine kaşlaşma, hanımefendi yerine hamfendi, nasılsınız yerine nassınız, Galatarasaray yerine Gassay, kalk oradan yerine kak oradan, kilitledim yerine kitledim.

            Harflerin çıkarılışına özen gösterilip başlangıçta ağır konuşularak bu bozukluğun önüne geçilebilir.           

2.Gevşeklik: Bir boğumlanma tembelliğinden ileri gelir. Bu bozukluğun önüne geçmek için dişler arasına bir kurşun kalemi sıkıştırıp heceleri söylerken onların iyice anlaşılmasına çalışılır.

Böylece çalışmalar sürdürülürse, bu bozukluğun önüne geçilmiş olur. Dişler arasından kurşun kalem çekildiği zaman, boğumlanma daha açık olarak anlaşılan bir biçim alıp dil, yanaklar ve dudaklar görevlerini yapmaya başlarlar.

3.Gılama: R ünsüzünün, küçük dilin titremesiyle boğazda meydana gelmesidir.

Bu boğumlanma bozukluğu ya küçüklükte R ünsüzünün iyi boğumlandırılmamasından ya da özenti bir konuşmadan ileri gelir. Bu bozukluğu gidermek için, önce R ünsüzünü doğru boğumlandırmaya çalışalım: R ünsüzü dilin ucunu damağa kadar kaldırılarak verilir. Öyle ki, dil şiddetle çıkan havaya dokununca geri çekilir ve bir çeşit titreme yaparak yerine gelir. Böylece dilin ucunu uzun zaman titremeye çaba harcamakla iyi bir sonuç alınabilir.

4.Islıklama: S ünsüzünün şiddetini abartmaktan ileri gelir. Dil, üst dişlerin iç tarafına dayanıp hava dişlerin arasından sızarsa bu yanlış ortaya çıkar. Onun için S ünsüzünü iyi ve doğru boğumlandırmaya dikkat etmek gerekir.

5.Değiştirme: Bir ünsüzün yerine başka bir ünsüz söyleme alışkanlığı olup bir çok çeşitleri vardır:

A.Sert ünsüzlerle olanına sık rastlanır.

a.Zeleştirme: J yerine Z söylemek: Jaluzi yerine zaluzi, jale yerine zale

            b.Seleştirme: Ş yerine S söylemek: Paşam yerine pasam, şapka yerine sapka, (Rumlar’da çok rastlanır.)

c.Jeleştirme: C yerine J söylemek: Ancak yerine anjak, kucak yerine kujak.

d.Şeleştirme: S yerine Ş söylemek: Sana yerine şana, soba yerine şoba.

B.Diğer ünsüzleri ilgilendiren değiştirmeler

a.Leleştirme: R yerine L söylemek: Birader yerine bilader, berber yerine belber, merhem yerine melhem, terlik yerine tellik, kerli ferli yerine kelli felli, (Ara sıra N yerine L de olur)   fincan yerine filcan, mintan yerine miltan.

b.Yerleştirme: Bazı ünsüzlerin yerine veya arasına Y ünsüzünü sıkıştırmaktan ileri gelir. Yahudilerin türkçe konuşmalarında çok rastlanır. Geldim yerine yeldim, gittim yerine yittim, gönlüm yerine göynüm, sevmek yerine seymek vb.

Halk arasında sık rastlanır: Memur yerine meymur, müezzin yerine meyzin, iade yerine iyade, iaşe yerine iyaşe, iane yerine iyane, gönlüm yerine göynüm, sevmek yerine seymek.

Bazı ağızlarda B yerine P, D yerine T olduğu görülür: Leblebi yerine leplepi, Kıbrıs yerine Kıprıs, Radyo yerine ratyo, dayı yerine tayı.

C.(Söyleniş bozuklukları) ünlüleri ilgilendiren değiştirmeler:

a.İnce a yerine kalın a söylemek:  Kemâl yerine kemal, lâstik yerine lastik, Cemâl yerine Cemal.

b.E yerine A söylemek: Heves yerine haves, elektirik yerine alettirik, bilet yerine bilat.

c.A yerine E söylemek: Azrail yerine Ezrail, asalet yerine esalet.

d.İnce O yerine kalın O söylemek: Lôş yerine, loş, lôkma yerine, lokma, lôkum yerine lokum.

Bütün bu bozukluklar doğru söylenişin bilinmemesinden yahut da söylenişteki savsamadan ileri gelir. Bunların düzeltilmesi için de ünlü ve ünsüzlerin çıkış yerlerini iyice bilip, bunlar üzerinde durarak çalışmak gerekir.[23]

Konuşma Arızaları: “Genel olarak, konuşma güçlüklerinin aşağıdaki beş sebepten birinden ileri geldiğini düşünmek ve herhangi bir konuşma güçlüğünü bunların çerçevesi dahilinde kontrol etmek bir kolaylık olacaktır:

            1.Arızalı konuşma, genel zeka durumundaki bir geriliğin veya gelişmedeki bir gecikmenin bir işareti olabilir. Konuşma arızaları, kabiliyet bakımından vasatın altında olan çocuklar arasında daha çok görülür.

            2.Bazı konuşma arızaları, devamlı bir kötü beslenme halinin, iltihabın, veya sinir hastalığının sebebi olabilir.

            3.Konuşma zayıflığı, damak bozukluğu (cleft palate), dil sakatlığı veya yapışkanlığı, dil teşekkülatı, büyümüş bademcik veya adenoidlerin yapacağı burun veya boğaz tıkanıklığı gibi ses organlarındaki bazı teşekkülat kusurlarından ileri gelebilir.

            4.Çocukvari konuşma itiyatları, müşfik anne-babanın hoşuna gittiği için bebeklikten itibaren devam edebilir. Çocukvari konuşan veya kendisine hoş göründüğü için garip bir konuşma tarzı geliştirmiş olan kimseler aç değildir. Bunun çocukluktan kalma kötü bir alışkanlık olduğunun farkında değillerdir.

            5.Güçlük, esas itibariyle utangançlıktan ileri gelebilir. Kendini emniyette hissetmeyen kimse, normal bir kimseden daha çok kekeler ve pepeler. Kelimeleri serbestçe telaffuz etmeye muvaffak olamaz.

            Görülüyor ki her hal, sebebine göre incelenmeli ve ele alınmalıdır. İkinci ve üçüncü haller tıbbi tedavi veya ameliyat ister. Sonuncu halde, ele alınacak olan heyecan gerginliği bahis konusudur. Burada önemli olan nokta şudur: Bir konuşma arızası, ister psikolojik olsun, ister olmasın, hemen hemen mutlaka önemli psikolojik sonuçlar yaratmaktadır.”[24]          

H.METİN AĞIRLIKLI UYGULAMALAR

 

            SON NOKTA

                Bir gün insan, virgülü kaybetti, o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı; cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti. Sonra ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

                Bir süre sonra soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu, hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu: Ne evren, ne dünya, ne de kendi apartmanı umurundaydı.

                Birkaç sene sonra iki nokta işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

                Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendine özgü tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Düşünmeyi unuttu ve böylece son noktaya erişti.   (A.KANEVSKİ)

 

 

                ŞİİR SANATI

                Gerçek şiir bir doğa yemişidir. Duyar duymaz hemen kulakla işitilen ve yüksek sesle okunur okunmaz hemen boğazla, solukla, bütün vücutla daha iyi duyulan şeydir. Şiir, öncelikle fizyolojik bir sebebi olan insana uygun düşen bir çeşit müziktir; onun için iç hareketlerini gereğince düzene sokar, gergin gövdesini gevşetir, sıkıntıdan kurtarır. Öyle bir yapımız vardır ki nerdeyse bütün içlenmelerimiz, coşkularımız mutsuzluk yaratır. Bu küçük sebeplerin çocuklarda doğurduğu o ürkekliği, sabırsızlığı, kızgınlığı bir düşünün. Bizler de bozulan bir kilit yüzünden, sürçen bir ayak yüzünden, beklenmedik bir olay, bir söz yüzünden ne garip şeyler yaparız. Sanki o sıra her şey gerilmiş, tersleşmiş, daralıp sıkışmıştır. Şiirin ilk etkisi ise anlaşılmadan önce bile sözcüğün bütün güzel anlamlarıyla “iyilik”tir. Bir insan çığlığı olduğundan coşturur şiir, şaşırtır ama yatıştırır da  aynı zamanda gevşetir, karamsarlık, üzüntü ve acı içindeki kişiyi mutlandırır. İşte o zaman, duymak zorunda olduğumuz şeyle gerçekte duyduğumuz şey arasında beliren karşıtlık, hayran olunmaya değer. (ALAİN)

 

                DİL

                Dil üzerindeki titizliğimiz yalnız edebi eserlere inhisar ediyor. Edebi olmayan yazılarda dilin düzgün olmasına lüzum var mı yok mu çok defa düşünmüyoruz bile. Mesela bir ilim adamı ne demek istediğini bize iyi kötü anlatıyor mu, yetiniyoruz; cümlesinin düzgün, anlatışının rahat olmasına bakmıyoruz. Onun da bir edebiyatçı kadar dil üzerinde düşünmesi, hiç olmazsa yanlışlarla dolu, bozuk bir dil kullanmaması gerektiğini aklımıza getirmiyoruz. Bu yazılar fen adamları tarafından yazılırsa, sorumsuzluk büsbütün azalıyor.

                Dil, halkla kurulan bir müessesedir. Onu gerçi halk yapar. Ama yayılma sahası geniş olan vasıtaların da halk üzerinde büyük etkileri vardır. Başkalarının okuyacağı bir yazıyı yazarken o yazının bize ne türlü bir sorumluluk yüklediğini hiçbir vakit hatırdan çıkarmamalıyız.

                Büyük bir dil devrimi içindeyiz. Dili, her zaman, her yerde, her şeyde düşünmemiz gerekir. Bir takvim yaprağında, bir sokak ilanında, parklara diktiğimiz levhalarda, lokanta listelerinde, her yerde, bir dil davası karşısında bulunduğumuzu unutmamalıyız; binlerce insan tarafından okunacak bozuk bir cümlenin birçok kişinin aklını çelebileceğini unutmamalıyız. Sağlam bir dile ancak böylelikle sahip olabiliriz. (ORHAN VELİ KANIK)

 

                TÜRKÇE

                Türkçe; buyrukların dili, yurt, yapı kuranların dili, ülkeler gibi denizleri de şanla aşmışların dili, toprağı işleyenlerin dili, beyinleri uyandıranların dili; sevgilerin dili, sızıların dili...

                Türkçe; analarımızın dili, ana-dil, diller güzeli... Yerine göre kılıçtan keskin, çelikten sert, kayadan sarp, boradan hızlı, bürümcükten ince, kelebekten uçucu, çiçekten renkli, kokudan tatlı, altından parlak, sudan duru Türkçe...

                Coşkunların hızını, dertlilerin iç sızısını, delikanlıların inanını, babaların öğütlerini, anaların yumuşak yürekliliğini, kızgınların öfkesini, kırgınların iniltisini, şenlerin şakasını, göklerin ıraklığını, suların canlılığını, ay ışıklarının oynaklığını, güneş parıltısının keskinliğini, iç yaşayışımızı da dış yaşayışımız gibi her dilden  duygulu anlatan Türkçe. Bize hayatı anlatan Türkçe...

                Bizi birbirimizle anlaştıran, dünya milletleri içinde bize de şanlı ve belli bir varlık veren Türkçe...

                Ey bizden daha genç olanlar! Bu dille sizler, ne mutlu, bizlerden çok güzel konuşacaksınız. (RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN)

 

                OKUMAK

                Kültürü çok geniş, değerli bir dostum geçen gün bana diyordu ki:

                -Artık benim için yeryüzünde bir tek eğlence kaldı: Okumak. Hiçbir şeyden tatlı bir duygu alamıyorum. İnsanlardan kaçan yabani bir mahluk oldum.

                Bu duyuş, belki sinir bozukluğundan geliyor. Yalnız doğru bir tarafı var ki o da bu dostumun her tatlı duyguya karşı taş gibi donuk ve soğuk kaldığı halde okumaktan kendini alamamasıdır. Demek kültürlü bir insan için; düşünen, anlayan, öğrenmek isteyen bir kimse için her eğlence geçebiliyor, hepsi sönüp gidiyor; yalnız okumak kalıyor.

                Öyle ise okumak nedir, nasıl bir iştir ki böyle sürekli ve kolay ölmeyen bir tadı var?

                Yazı, bir türlü ölümü ortadan kaldıramayan insanoğlunun ölüme karşı bulabildiği tek çaredir. Yazı, zekanın fotoğrafıdır. Çağlardan çağlara, ellerden ellere geçe geçe, bütün tarihi aşıp gelir. Onda, insan hayatının her yaprağı üstünde gezen gözlerinin ışıkları, düşünen kafaların gölgeleri bulunur. (HASAN ALİ YÜCEL)

 

                İLETİŞİM

                Anlamanın, dinlemenin, anlatmanın bir tek yolu var: İnsanlar arasında sağlıklı iletişim.

Sağlıklı iletişim kurup sürdürmek şu anda benim temel sorunum. Sizin için de böyle olduğuna inanıyorum. Gerçekte iletişim insanların, insanlığın, çağın temel sorunu. İletişim insanın kendini araması, bulması için gerekli olan bir varoluş sürecidir. Bu süreç “Kim? Ne? Nasıl? Nerede? Ne zaman?” sorularına verilen cevaplarla, insan kendiyle başkaları arasındaki sınırı belirler, kendini gerçekleştirir, yaratır. İnsan iletişim süreci içinde gelişir, olgunlaşır, dünyasını genişletir, bilgisini, görgüsünü, deneyimini artırır. Böylece “Ben” ile “Ben olmayan”ın bilincine varır, sınırlarını çizer. Ayrı ve değişik bir “Ben” olmanın bilinci ve sorumluluğu içinde başkalarıyla birleşip bütünleşir. Başkalarıyla iletişim kuran toplumunun, insanlığın bir parçası olur. Yalnızlıktan, karanlıktan, bilgisizlikten kurtulur. Varlığını sürdürür. İnsanları, insanlığı anlar. Kısaca iletişim, insan olmak için hava, su, besin kadar gerekli ve zorunludur. İletişim tüm yaşam demektir. (ÖZCAN KÖKNEL)

 

 

 

 

 


 

[1]Türkçe Sözlük,Türk Dil Kurumu,Ankara,1988,s.896

[2]Walter Porzig,Dil Denen Mucize I,çev.Vural Ülkü,Kültür ve Turizm bakanlığı yayınları,Ulucan mat.,Ankara,1985,s.93.

[3] Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Akdeniz yayıncılık mat., İstanbul, 1997, s.94

[4]Nermi Uygur,Kültür Kuramı,Remzi kitabevi,Evrim mat.,İst.,1984,sh.38-40

[5]Suat Taşer,Konuşma Eğitimi,Altındağ mat.,İzmir,1992,190-193.

[6]Suat Taşer,a.g.e.,s.193-195

[7]Suat Taşer,a.g.e.,s.195.

[8]Suat Taşer,a.g.e.,s.195-196.

[9]Suat Taşer,a.g.e.,s.196-197.

[10]Suat Taşer,a.g.e.,s202-206.

[11] Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Akdeniz yayıncılık mat., İstanbul, 1997, s.91

[12]Walter Porzig,Dil Denen Mucize I,çev.Vural Ülkü,Kültür ve Turizm Bakanlığı yay.,Ulucan mat.,Ankara,1985, s.237-238.

[13]Suat Taşer,Konuşma Eğitimi,Altındağ mat.,İzmir,1992,s.53-54.

[14]Suat Taşer,a.g.e.,s.54-55.

[15]Suat Taşer,a.g.e.,s.62-63.

[16]Suat Taşer,a.g.e.,s.58-59.

[17] Nüzhet Şenbay, Söz ve Diksiyon Sanatı, Altan mat., İstanbul, 1998.

[18] Nüzhet Şenbay, Söz ve Diksiyon Sanatı, Altan mat., İstanbul, 1998.,s.106

[19] Nüzhet Şenbay, Söz ve Diksiyon Sanatı, Altan mat., İstanbul, 1998. s.66

[20] Nüzhet Şenbay, Söz ve Diksiyon Sanatı, Altan mat., İstanbul, 1998.

[21] Prof.Dr.Kazım Yetiş, Prof.Dr.Necat Birinci, Üniversite Türk Dili ve Kompozisyon Dersleri,Nesil mat. İstanbul,1996,s.73

[22] Prof.Dr.Kazım Yetiş, Prof.Dr.Necat Birinci, Üniversite Türk Dili ve Kompozisyon Dersleri,Nesil mat. İstanbul,1996,s.79

[23] Şenbay, age. s.104

[24]Psikoloji ve Yeni Eğitim,Sindey L. Presley-Francis P. Robinson, çev.Hasan Tan,M.E.basımevi, İst.-1991.sh.46